22 Haziran 2013 Cumartesi

SAFİNAZ CİCANEMİN MENEKŞELERİ

Bu hikayeyi yıllarca önce "Tavuk Suyuna Çorba Türkiye'den Yüreğinizi Isıtacak Seçme Öyküler" adlı kitapta yazarının ismine dikkat etmeden okumuştum.Konuşma dili ne kadar da Kdz.Ereğliye yakın diye düşünüp yazarın ismine bakınca tahminimde yanılmadığımı anladım.Kdz.Ereğli'li hemşehrimiz HALUK HANÇER'e aitmiş daha önce yine blogumuzda "MENDİL"adlı dokunaklı bir mübadele öyküsünü paylaştığımız HANÇER'in bu çalışmasınıda beğeneceğinizi tahmin ediyorum...


HALUK HANÇER
SAFİNAZ  CİCANEMİN  MENEKŞELERİ

Her şey Safinaz Cicanemin bana seslenmesiyle başladı. Daha doğrusu bana duyuramadığı seslenmesiyle. Ben tam o sırada, onun bir mabet gibi koruduğu bahçesinin önünde, yağmur sularının önüne toprak yığmakla meşguldüm. Küçük bir göl yapacak ve içinde gemilerimi yüzdürecektim. O an benim dünyam orasıydı. Böylece ilk çağrıyı da duymamıştım.

“Piç kurusu! Gemici mi olucan?” Birden irkildim. Sesin geldiği tarafa baktım ve bahçe duvarının arkasında sadece buruşuk bir yüz ve kalın çerçeveli gözlüklerin arkasında hiddetli bir çift göz gördüm.” Cicaneee !...” diyebildim sadece. Boş bulunup korkmuştum ki, sesi yumuşak çıktı bu sefer. “ Boklu, korktun mu?” Gel ağzına tüküremde korkun geçsin !” dedi. Ben telaşla ayağa kalkarken çamurlu ellerimi pantolonumun yanlarına sürmeye başlamıştım ki, yine beni azarladı. “ Git ellerini suda yıka! “ Dediğini yapıp, ellerimi göstereyim diye arkama döndüğümde, orada olmadığını gördüm. Tekrar oyunuma dönecekken, cicanem bahçe kapısında belirdi.

“ Gel buraya, gel pis uşak !” diye beni bahçeye çağırdı. Onun bahçesine girmek her kula nasip olmazdı ama benim ayrıcalığım vardı. Her zaman oturmaya alışık olduğum yere doğru giderken, o da bahçe içindeki kapıdan aksaya aksaya eve doğru yöneldi. Bir ayağı diğerine nazaran kısaydı. Çocukluk bu ya, bir keresinde “ Cicane sen niye öyle yürüyorsun ?” dediğimde bana, “ Annem maşayla yaktı da ondan “ demişti ve sonra da gülmüştü. Olsun, o gülmüş olsa da ben yine o gün bir koşu eve gitmiş ve sobanın maşasını saklamıştım.

Döndüğümde elinde o çok iyi tanıdığım badem ezmesi kutusu vardı. Yanıma geldi ve dizini tutarak,      ” İyicene kocamışım “ diyerek derin bir ohh çekip yanıma ilişti. “ Bak sana ne getirdim hınzır, al ye.” dedi. Ben de onun bu sözünü iki etmedim tabii. Yeme faslı bitip, ağzımın kenarlarındaki pudra şekerlerini yemenisinin ucuyla silerken ciddi bir şekilde ” Şimdi sana bir iş verecem. Ama bunu kimse duymayacak, anan bile! “ deyince, çaresiz onu onaylarcasına başımı salladım. “Hele Ahmet Efendi Amcanın hiç haberi olmayacak! dedi. Bunu duyunca ürktüm. “ Ama ben onla her gün geziyom. “ dedim. Gezerken ağzımdan bir şey kaçırırım diye korktum. Gizemli bir sesle “ Gez, ama gonuşma !” dedi. Ve ağzıma bir tane daha badem ezmesi tıkıştırdı.

Yüzüne merakla bakarken, nihayet cicanem bana görevimi açıkladı. Onu dikkatle dinlerken, birden aklıma suyun içinde unuttuğum gemilerim geldi. Tam yerimden kalkıyordum ki,“Sözümü kesme yezit! “ diye beni azarladı. “ Dediklerimi anladın mı ?” diye benden cevap bekledi. İstediği kolay bir işti ve ben tereddüt etmeden  “ Anladım cicane, yaparım !..” dedim. O an yüzünde bir gülümseme peydah oldu. Bende güldüm. Başımı okşadı buruşuk elleriyle. Otururken olduğu gibi yine zorlanarak yerinden kalktı ve bahçenin tam ortasındaki yeni dünya ağacına doğru yürüdü. Eliyle bana gel işareti yaptı. “ Eğil bakam ağacın altına, ellerinle otları karuştu.” dedi. Nemli otların arasına ellerimi korkarak soktum ama ne aradığımı bilmiyordum ki. O da bir türlü söylemiyordu. Nihayet insafa geldi de konuşmaya başladı. Yüzünde acı bir tebessüm vardı. “ Ahmet Efendi Amcanla evlendiğimizden beri, her bahar geldiğinde,  ben senin o elini soktuğun yerden menekşe toplardım. Ama artık menekşeler tükendi !” dedi ve eve doğru yürüdü. Sonra durdu ve geri döndü. “ Yarın sabah ben sana seslenirim, kimse anlamasın diye Karaoğlan bahçeyi süpürmeye gel derim “ dedi ve yürüdü gitti. Anladım ki, ben yarın sabah cicanemin bana tarif ettiği yerden yabani menekşe toplayacaktım.

Ertesi sabah cicanem bana seslendi ve ben doğruca menekşelerin bulunduğu yere gittim. Buradaki menekşeler de azdı. Bu duruma çok üzüldüm. Olan çiçeklerden bir demet topladım ve cicaneme götürdüm. Cicanem ağladı. Göz yaşları yüzündeki kırışıklarda yol buldu ve aşağılara doğru süzüldü. Ben hiç konuşamadım ve o eve girdi. Bahçede biraz oyalandıktan sonra tekrar menekşeleri topladığım yere gittim. Etrafı temizledim, kimseler görmesin diye çiçeklerin etrafını örtmeye çalıştım. Üzerinde bir kök menekşe olan toprağı kaldırdım ve bir incir yaprağına sararak eve götürdüm. Evimizin kuytu bir köşesinde bir konserve kutusuna diktim. Tutsun diye   kuluvallahi bile okudum.

Sonraki günlerde görevimi aksatmadan yapmaya devem ediyordum. Mutluydum ve cicanemide mutlu etmiştim. Ama yine de yarım kalan bir şey vardı. Cicanem mutluydu mutlu olmasına ama menekşeleri kendi toplayamadığı için içinden üzgün olabilirdi. Benim bu duruma bir çare bulmam lazımdı.

Ben bu arada gizlice diktiğim menekşeyi de ihmal etmiyordum. Çiçek kendini toplamıştı ve solmamıştı. Hatta yanında bir çiçek daha açmıştı. Burada işler yolundaydı ama benim diğer konuyu halletmem için aklımdaki planı gerçekleştirmem lazımdı. Aşı olmamız nedeniyle tatil olduğumuz gün, yanıma kendi yaptığım arabamı, ardiyede bulduğum körelmiş bir bıçağı ve eski bir muşamba örtüyü alarak menekşelerin bulunduğu yere gittim. Menekşelerin büyük bir bölümünü bıçağın yardımıyla köklerinden topraklı olarak sökerek, arabamın üzerine serdiğim muşamba örtünün üzerine yığdım ve çiçekleri zedelememek için yavaş bir şekilde cicanemin bahçesine doğru yola koyuldum. Etrafta kimsecikler yoktu. Zar zor da olsa bahçeye girdim. Söktüğüm bütün menekşeleri yeni dünya ağacının altındaki yere dikkatlice diktim. Hafifçe suladım ve bahçeden kaçtım. Sonraki iki gün daha cicanemin menekşe demetlerini öbür bahçeden alıp kendisine teslim etmiştim.

Ertesi gün ben kümesimizi temizlerken, cicanemin haykırışını duydum. “ Gel bişey oldu, gel bişey oldu”  Koşarak gittim. Çocuk gibi heyecanlıydı. Şaşırdım, hatta korktum. O ise bana ağacın altını gösteriyordu. “ Allah bize acıdı karaoğlum, menekşeler geri döndü, menekşeler geri döndü “ diye ağlamakla gülmek arası söyleniyordu. Elinde olsa koşup zıplayacaktı. Gördüğüm manzara, bildiğim halde beni de heyecanlandırdı. Gözlerime inanamadım. Menekşeler söktüğüm yerdekilerden daha gür ve daha canlı bir şekilde karşımda duruyorlardı. Hiçbir şey söylemedim ve bu sırrımı saklamaya karar verdim. “ Menekşe toplama angaryan bitti. Sevinmişsindir piç kurusu” diye bana takılınca kızdım ama, yine de “ Ben diktim onları !” demedim. O sözler bana nedense dokunmuştu. Aklımdan yaşadığım bir olayı geçirdim.   

Bir Ramazan gecesi, aralarında cicanemin de bulunduğu yaşlılar teravih namazına gitmişlerdi. Dönüşleri gecikince bana “ Git bak bakalım geliyorlar mı? dediklerinde, hemen bir koşu odanın köşesinden cami yoluna baktım ve bağırdım.” Geliyorlar, cicanem en önde !” Babam kızdı. “ Ulan kerata, nereden gördün bu zifiri karanlıkta cicanenin en önde olduğunu” dedi. Ben de gayet masum bir şekilde “ Gördüm işte ,gördüm işte. Onun bir ayağı topal ya, elindeki fener bir aşağı, bir yukarı gidiyordu da ondan anladım” dedim. Çocukluk işte, ağzımdan topal lafı çıkıverdi. Babam hem kızdı, hem de güldü. Birazdan eve geldiklerinde haklı olduğum ortaya çıktı. O gün söylediklerim için hep üzüntü duymuşumdur.    

Ahmet Efendi Amcanın ölüm haberini aldığımda deniz kenarında balık tutuyordum. Eve gittiğimde cicanemi bir köşede otururken buldum. Ev bir anda kalabalıklaştı ve sonra eski halini aldı. Hayat arkadaşı cicanemi terk etmişti.

 Okul dönüşü onu, yeni dünya ağacının altında iki büklüm bir şeyler yapmaya çabalarken buldum. Beni gördü ve “ Bunları diktiği gibi sök bakalım !” deyiverdi. Ben şaşkın şaşkın bakınırken o gülümsüyordu. “ Karaoğlan, bu menekşeleri buraya senin diktiğini ben ta başından beri biliyordum, ama ses etmedim” dediğinde, ben de kızdım ve birden “ Bana o menekşelerin sırrını anlat cicane “ dedim “ Otur bakam şuraya.” Dedi, beni eliyle çekti peykenin üzerine.

“ Bi vakitle burada rumla vardı” diye anlatmaya başladı. Rahmetli Ahmet Efendi amcan bir rum kızını severdi. Kız da onu. İşte o kızcağız bahar geldiğinde, her gün bir tutam menekşeyi sevdiğine hiç aksatmadan bir tören yapar gibi verirdi. Biz bilirdik. Sonra o göç zamanı geldi. Rumlar başka diyarlara gittiler. Hâsılı, sevenler birbirlerine kavuşmadılar. Ertesi bahar geldiğinde ben gidip oradan menekşe toplayıp Ahmet Efendiye verdiğimde nasıl ağlamıştı bir görsen. Benim yaptığım şey, bir manada gönlüm sende demek oluyordu. Bize göre bu ayıp bi şeydi tabii.” Cicanem tam devam edecekti ki, ben araya girdim. “ Gönlüm sende ne demek cicane “ dedim. O da bana kızdı. “ Sevmek işte piç kurusu, gonuşturma beni şimdi.” Sonra ben soru sormayayım diye hemen devam etti. “ Benim gönlüm onda olsa da, onun gönlü uzaklardaydı. Olsun dedim ve ben yinede o sevdalı kızın hatırına bu menekşe törenini devem ettirdim. Tıpkı senin o küçük aklına gelen gibi. Ben de o menekşeleri oradan söküp bu ağacın altına diktim. Günlerce tutmayacaklar, kuruyup gidecekler diye korktum, dualar ettim. Sonunda onlar yaşadılar. Taa seni çağırdığım o güne kadar. Biz seninle Ahmet Efendi Amcanla o rum kızının sevdalarını yaşattık. Ben bilerek, sen bilmeyerek. O kızcağız ne oldu bilmeme ama sevdalısı yok artık. İşte bu menekşeleri bu yüzden söküyorum. Görevleri bitti artık “ dedi ve daldı gitti. Elbette o çiçekleri sökmek ona düşerdi.

 Safinaz cicanem ben yanında yokken öldü. Yatağının başucunda Ahmet Efendi Amcanın yakasında kurumuş menekşe demeti bulunan hırkasını gördüğümde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kendimi bahçeye attım. Peykeye oturdum. Sonra bir tek olsun menekşe bulup cicanemin eline tutuşturmak için ağacın altına doğru yürüdüm. Ellerimi ıslak otların arasına sokup araladığımda, menekşelerin yerlerinden sökülmemiş olduğunu gördüm. Cicanem bu sevda masalını bitirmeye kıyamamıştı. Evdekiler bana şaşkın şaşkın bakarlarken bir demet menekşeyi cicanemin göğsüne koydum ve odadan çıktım. Bir demette kendime taktım. Nede olsa sırdaştık.

Sonra cicanemin evi yıkıldı. Çocukları apartman diktiler arsaya. Yıkılan sadece ev değildi. Yeni dünya ağacı, çimenler, menekşeler ve bahçede cicanemle aramızda geçen konuşmalar da yıkılıp yok oldu.

Ama konserve kutusundaki menekşelere kimse dokunamadı. Hala dururlar. İsim de koydum çiçeklere. “ Safinaz “ dedim.

 

                                                                                                         Haluk HANÇER

                                                                                                            Kdz. Ereğli 

Hiç yorum yok: