17 Kasım 2012 Cumartesi

CLARE SHERIDAN’IN GÖZÜNDEN 1925 YILINDA ZONGULDAK


CLARE SHERIDAN’IN GÖZÜNDEN 1925 YILINDA ZONGULDAK
 
                                                         
                                                              Clare SHERIDAN 1925

           
1924-1925 döneminde Türkiye'de bulunan Clare SHERIDAN, daha önce Osmanlı Devleti topraklarında farklı amaçlarla bulunan oryantalist ve de ajan olarak görevler üstlenen Gertrude BELL ve Freya STARK gibi bu topraklarda cirit atmış çağına göre aykırı bir isimdir.

Zamanını yalnız İstanbul Tarabya'daki yalısında geçirmekle yetinmeyerek, Bursa, Ankara ve tüm Karadeniz kıyısındaki limanları da gezmiş ve izlenimlerini A Turkish Kaleidoscope (Sade Türk Kahvesi), adlı kitabında yayınlamıştır. Onun gözünden Şirket-i Hayriye grevini (1925), grev yapan işçilerin tamamı işten çıkartılarak iki saniyede sona erdirilişini, İstanbul’dan geçen Rus göçmenlerin, Ermeni ve Rumların, fakirlikten harap durumdaki mübadele insanlarının tasvirlerini öğreniriz.

 Bu kitap sadece gezi veya anı kitabı olarak değil, gayet sivri bir dille, yer yer insafsız bir alaycılıkla yapılmış bir eleştiri olarak tanımlanabilir.

            Nitekim aşağıda Zonguldak ile ilgili bölümü okuduğunuzda 1925 yılında yazılmış olmasına rağmen, kitaptaki kimi sosyolojik ve politik saptamaların bugün hala geçerliliğini koruduğunu görecek, Türk toplumunun yabancıların gözündeki imajının 87 yıldır aynı kalmış olmasına şaşıracaksınız.

            Clare SHERIDAN ya da evlilik öncesi adıyla Clare Counselo FREUEN 9 Eylül 1885’te Londra’da doğdu. Ünlü kişilerin büstlerini yapan ve dünya seyahatlerini anlattığı gezi günlüklerinin yazarı olarak tanınan İngiliz heykeltıraş ve yazarıdır.  Ayrıca Winston CHURCHILL’in kuzenidir. Fakat 1920’lerde Rusya da ki Ekim Devrimini desteklemesi yüzünden CHURCHILL ile politik olarak yolları ayrılmıştır.
 
 
                                             CHARLIE CHAPLIN BÜSTÜ ÇALIŞMASI

            Clare 1910 yılında William Frederick SHERIDAN ile evlendi.3 çocukları oldu. William SHERIDAN 1915 yılında Loo Savaşını yönetirken ölünce genç yaşta dul kaldı.1914’te İkinci çocuğu, Elizabeth’in ölümünden sonra; Clare SHERIDAN kederini biraz olsun azaltmak için Ağlayan Melek heykelini yonttu. Bu çalışma ile heykeltıraşlık yeteneğini keşfetti ve kocasının ölümünden 1 yıl sonra John TWEED ve Profesör Edouard LANTERI’nin öğrencisi olarak çalışmak üzere Fransa’dan Londra’ya taşındı.

 
           Clare Sheridan, çocukları Margaret ve Dick ile  1919
Amerika ziyareti esnasında SHERIDAN meşhur Charlie CHAPLIN ile gönül ilişkisi yaşadı. Dünyayı dolaşmaya başladı.
            1920 yazında, bir Sovyet Ticari Delegesi Londra ziyaretinde Clare SHERIDAN’ı Rusya’ya ünlü devrimcilerin büstünü yapmak üzere davet etti. Sonbaharda, Vladimir LENİN, Leon TROSTSKY, Edmundovich DZERZHINSKY ve Lev KAMENEV’in büstünü yapmak üzere, Moskova’ya gitti. Rusya’dayken birden çok kişiyle ilişkisi sebebiyle skandallara yol açtı. Lev KAMENEV ile ilişkisi yüzünden, KAMENEV’in ilk karısı Olga KAMENAVA’dan ayrıldığı söylenmektedir.  Yazar Robert SERVICE, 2009 yılında yazdığı kitabında, SHERIDAN ve THROTSKY arasında bir ilişki olduğunu iddia etti. SHERIDAN’ın Sovyet memurlarıyla yakınlığı onun anti İngiliz propagandacısı bir ajan olduğuna inanan İngiliz Güvenlik Servis’inde şüphelere yol açtı.1920’de LENİN, TROTSKY ve ZINOVIEV’in heykelini yapmak üzere Moskova’ya davet edildikten sonra İngiliz Güvenlik Servisi onu izlemeye başladı. Tehlikeli bir propagandacı olarak yaftalandığı bir M15 dosyasına girmesine neden oldu. Servis; onun hakkında tutarlı olarak anti İngiliz tavırları benimseyerek, çeşitli yabancı ülkelerde sadakatsiz tavırlarıyla kendini gösterdi diye not düştü. 1925 yılının sonlarında SHERIDAN Cezayir ’e taşındı, M15 dosyasındaki notlara göre; bu dönemde maddi olarak son derece iyi durumdaydı.  10 yıl süresince ilk kez borçsuz bir yaşam sürüyordu.

            II. Savaşından sonra; İtalya’yı ziyaret ederek Roma’da Katolikliğe geri döndü. Bu dönemde öznelerin (kişilerin) ve dini önemi olan ikonların heykellerini yapmaya devam etti. 31 Mayıs 1970 tarihinde 84 yaşındayken iki çocuğunu geride bırakarak hayata gözlerini yumdu.
 
                                          
CLARE SHERIDAN DİNİ ESERLERE AĞIRLIK VERDİĞİ DÖNEM


ESERLERİ

            Russian Portraits (1921),Mayfair to Moscow: Clare Sheridan's Diary (1921),My American Diary (New York, Boni and Liveright) (1922),In Many Places (1923),West to East (1923), Across Europe with Satanella (1925), A Turkish Kaleidoscope (1926), Nuda Veritas (1927), Arab Interlude (1936), Without End (1939), To the Four Winds (1957)
 

             A Turkish Kaleidoscope adlı kitabı nedense Sade Türk Kahvesi adı ile yayınlanmış



                                             KARADENİZ SAHİLİ ZONGULDAK

Konstantinopol'den Rusya sınırına kadar, Karadeniz kıyısındaki bütün limanlar, her şeyden çok, ülkenin ne kadar fakir, halkınınsa ne kadar zengin olduğunu ortaya koyması bakımından önemli.

Türkiye'nin ticari hayatında hayati bir yere sahip olan (İzmir limanı yandığından beri) bu limanlar, rüzgârın ve hava şartlarının insafına terk edilmiş dutumda. Zonguldak hariç hiçbirinde, bir demiryolu hattı ve gemilerin sığınabileceği bir yer yapılmamış. Bazen, gemiler kıyı ile bir iletişim kuramadan bir hafta boyu açıkta demirledikleri olur. Sonunda, bu gemiler zayıf düşmüş bir halkın bu verimli topraklarda kendilerine yetecek kadar yetiştiremediği, onlar için çok kıymetli olan erzakı boşaltamadan uzaklaşmak durumunda kalır. Gemi, dönüş yolunda bu limana yeniden uğradığı zaman, hava koşullarının yük boşaltılmasına elverişli olması için Allah'ın merhametine ve şanslarına güvenirler.

            Eğer ta başından beri "modernleşme" vs. gibi Türk sloganlarına kanmamışsanız, iş hayatının bu ilkel koşullarda yürütülüyor olmasına da pek şaşırmazsınız.

Devletin hiç parası olmadığı, hatta muhtemelen gelecekte de olmayacağı bir gerçek; öte yandan, Hükümetin ısrarla yabancı sermayeyi ülkeye davet etmesine rağmen, burada ticaret yapabilecek kadar maceraperest olan kimi yabancı firmaların çok elverişsiz koşullar altında çalışmak zorunda kaldıkları da bir gerçek. Türkler, işin kolayına kaçarak, geçmişte kendi durumlarını düzeltememiş olmalarının sebebi olarak Yabancı Güçleri ve özellikle de o nefret ettikleri “Kapitülasyonları” gösteriyor iseler de, aslında kendi kendilerini ve yapmakta oldukları şeyleri de yargılamaları doğru olacak.

            Savaştan önce Zonguldak kömür madenleri Fransız Heraclee Şirketi tarafından, (geliri kendilerine kalmak üzere) işletiliyordu. Halen bile, bu küçük kasabanın modernizm adına övünebileceği ne varsa, hepsini bu şirketin savaştan önce yaptığı yatırımlara borçlu.

            Ana caddeden geçerek tepedeki maden ocaklarıyla iskeleyi birbirine bağlayan demiryolu ile dalgakıran Fransızlar tarafından inşa edilmiş.

Her tarafta çiçeklerle dolu beyaz duvarlı bahçeleri olan, bembeyaz villalar ve bunları birbirine bağlayan taş döşeli yürüyüş yolları görülüyor. Bu villalar, Fransız kolonisinin evleri.

Türk yetkililer şirketin çok fazla Fransız teknisyenini işe aldığından yakınıyorlar. İyi ama bu ülkede Türk teknisyen öylesine az ki!

            Yeterince vasıfsız işçi bulunamadığı için madenler büyütülemiyor. Bu konuda Türkler sayıca az oldukları gibi, yabancıların çalışmasına da izin verilmiyor.

Başmühendis, beni madenin üst tarafına götürmek için "hususi" bir tren çağırttı! Gidilecek mesafe yalnızca üç kilometreydi. "Hususi" tren, pencerelerinde cam yerine demir parmaklıklar olan, ahşap sıralarında ve zemininde parlak renkli kilimler serili bir vagondan ve bir lokomotiften ibaretti. Yolun ortasında, işçinin biri, “hususi” trenimizi durdurup içine atlayıverdi. Fransız'ın öfkeden köpürüp hiçbir şey yapamaması çok komikti. Çünkü yetkililerin işçiler üzerinde bir idari yaptırım gücü yok. Bizim trenin makinisti de Türk olduğundan, doğal olarak, Türk kardeşinin ricasını kıramazdı, treni durdurmakta bir sakınca görmemişti.

Yolun sonunda kendimizi yemyeşil ağaçlarla kaplı bir tepede bulduk; görünürde, yakınlarda bir maden ocağı olduğunu gösteren hiçbir iz yoktu. Komşu tepedeki madenin kömürleri, kocaman kovalara dolduruluyor ve havadan kaydırmalı bir sistemle bu noktaya getirilip, burada, paçavra bohçalarını andıran sarıklı ve sakallı madenciler tarafından boşaltılıyordu.

            Rehberim, madencilerin sırf kendileri için yaptırılmış olan banyolardan istifade etmemesinden şikâyetçiydi; oysa açıkça görülüyordu ki, madenciler bu paçavraları üzerlerinden bir kere çıkarttılar mı bir daha giyebilmelerinin imkânı yoktu.

            Bu işçiler mısır unundan yapılmış bir tür kek (malay kastedilmiş) yerler. Bu keki az bir suyla ıslatıp, kısık ateş üzerinde ısıtır, sonra da iki taş arasında yassılaştırırlar. Nadir olarak, bu kekle beraber yemek için bir tane soğan satın alırlar. Kendileri için bir lüks olarak gördükleri bu soğanın, tepesindeki küçük yeşil saptan, cücüğüne kadar tamamını bitirirler. Bazıları çiftlikten bir çuval un getirir; böylece madende geçirecekleri üç ay boyunca yiyecek almak için bir kuruş harcamamayı başarırlar.

            Gürcistan-Türkiye sınırından gelen ve farklı bir ırk olan Lazlar, daha yüksek bir hayat standardına sahiptir, bu nedenle daha kuvvetli ve dayanıklıdırlar.

            Anadolu insanını üç aydan daha uzun bir süre madende kalmaya ikna edemezsiniz. Bu sürenin sonunda ve yemek için hemen hemen hiç para harcamadan, günde bir lira kazanmış olarak çiftliklerine dönerler ve kalan dokuz ayı bu üç ay zarfında kazandıkları parayı yiyerek geçirirler. Kendisinin çiftlikte olmadığı süre boyunca, madencinin birkaç karısı ve bütün çocukları çalışır ve çiftliği çekip çevirirler. Birden fazla kadınla evli olmak, öyle sanıldığı gibi masraflı bir şey değildir; tam tersine, her kadın, çiftlikte bedavaya çalışarak evde tutulmalarının hakkını verir.

            Maden şirketi bu geçici işçilere kalacak yer temin eder. Bu yer, üzerlerine yan yana altı erkeğin yatmak zorunda olduğu geniş tahta yatakların durduğu bir takım ahşap barakalardan ibarettir. Adamlar çarşafsız, yastıksız, battaniyesiz, üstlerini değişmeden öylece yatıverirler.

            Bir defasında, bu yataklardan birinin üzerinde, beline kadar soyunmuş bir adam görmüştüm. Oturmuş, üzerindeki paçavraların üzerinden böcek ayıklıyordu. Anlaşılan, koşullar, insanların durumlarından rahatsızlık duyacakları kadar kötüye gidince, kıyafetler çıkartılıp savaş başlatılıyordu; ama hiçbir cana kıyılmayan bir savaş. İşçi, böcekleri nazikçe başparmağıyla işaret parmağı arasına alıyor ve yandaki rafın üzerine bırakıyordu.

Yaz gelip de barakaların içi havasız olmaya başlayınca, ikide bir açıp kapatma zahmetine katlanmaktansa, adamlar camlan ve kapıları kırıyorlarmış. Şirket her sonbaharda barakalara yeni kapı ve cam taktırmak zorunda kalıyormuş.

            Hıristiyanlıkla ilgili pek çok şeyin harabeye çevrildiği bir ülkede, bir manastır okulunu görmek beni çok şaşırtmıştı. Şirket, çalışanların çocuklarını yollayabilmesi için okula parasal destek sağlıyordu; ama yarı-özel bir okul olmasına rağmen yine de resmi denetime tabi olmak zorundaydı. Müdürün özel odası hariç, hiçbir yerde haç, çarmıh figürü, dinsel içerikli bir resim veya herhangi bir Hıristiyanlık sembolünün asılmasına izin verilmiyordu. Dini okulların ancak ve ancak bu koşullar altında eğitim vermesine müsaade ediliyordu. Ama Hıristiyanlık sembollerinden böylesine uzak durmak isteyen Türkler, dini okulların sunduğu eğitimden faydalanmak konusunda oldukça atak davranıyorlardı.

            Bursa gibi, nispeten gerici şehirlerin valileri bile kızlarını rahibeler tarafından eğitilmek üzere bu okullara yollamıştı. Ayrıca, bu tür okulların olmadığı yerlerde veya manastırların veya Hıristiyanlık eğitimi veren okulların kapatıldığı şehirlerdeki elit Türkler bu durumun çocukları için büyük bir kayıp olduğunu söyleyip, dövünüyorlardı.

            Zonguldak'ta ayrıca, maden işçilerinin ve yöneticilerinin faydalanması için rahibelerin işlettiği bir hastane vardı. Türk doktorlar bile hastanenin böyle pırıl pırıl olmasından etkileniyorlardı. Okuldaki koşulların aynısı burası için de geçerliydi. Duvarlara bir tane bile dini amblem asılamıyordu. Görüp görebileceğiniz tek sembol, bembeyaz kıyafetler giyen bu Fransiskan kilisesi rahibelerinin göğüslerine iliştirilmiş haçlardı.

            Rahibelerden biri öylesine genç ve güzeldi ki; sanki mucize'den fırlamış gibi gözüküyordu. İş kazası geçirenlerin koğuşunda çalışıyordu. Bu koğuşta, hayatlarında ilk kez beyaz çarşaflar üzerine uzanmış, yüzlerinden mutlu oldukları anlaşılan, beş altı tane Anadolulu madenci yatıyordu; aralarında dolaşan genç rahibe ise beyaz bir zambağı andırıyordu.

            Işık geçirmeyen simsiyah çarşafların arkasına saklanmış Türk kadınları ile beyaz örtüleriyle ne kadar özverili oldukları yüzlerinden okunan bu rahibeler arasında tam bir tezat vardı. Hıristiyanlık propagandası bundan daha incelikli yapılamazdı.

            Kostantinopol'den gelirken ilk liman olan Zonguldak'ın zihnimdeki yansıması şu oldu: Medeniyetin küçük ve gözlerden uzak kalmış ileri karakolu.

                                
20.yüzyılın başında Zonguldak
 
                       
                            
FRANSIZ MAHALLESİ (YAYLA) 1918
 
 
KOZLU'DAKİ KİLİSE 19.YÜZYIL SONU FRANSIZ CEMAATİ İÇİN YAPILDIĞI SANILIYOR.

NOT: CLARE SHERIDAN'IN BİYOGRAFİSİNİ İNGİLİZCE METİNDEN ÇEVİREN DEĞERLİ ARKADAŞIM EMEL ÇALKAM HANIMEFENDİYE TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİRİM.....

Hiç yorum yok: