11 Ekim 2012 Perşembe

Türküsüz Kent’in Aynasından Geçenler


                 Türküsüz Kent’in Aynasından Geçenler

 
                                                   Hamit KALYONCU

 

Sen öldün, ölüm güzel demektir’ demiş / Şair-i âzam. / Güzel değildi ölümler.”

28 Mayıs 2006 günü sonsuzluğa göçen, 29 Mayıs günü de Ankara’da toprağa verilen İ.Behçet Kalaycı, Türküsüz Kent’teki bu dizesiyle açıklar ölüm konusundaki düşüncesini: “Güzel değildi ölümler.” Şair-i Âzam Abdülhak Hamit, çok sevdiği eşi Fâtıma Hanım’ın ölümü nedeniyle “Sen öldün, ölüm güzel demektir” diyerek kendini teselli etmeye çalışır ama,   “Çık Fâtıma lâhttan kıyâm et” diye de ölüme karşı isyanını dile getirir ‘Makber’ adlı ünlü şiirinde. Cahit Sıtkı ise “Kapımı çalıp durma ölüm / Ben ölecek adam değilim” diye  azraile meydan okur bir tavra girse de “Otuzbeş Yaş” adlı şiirinde “Neylersin ölüm herkesin başında / Kimbilir ne zaman nerede kaç yaşında…” diyerek ölüm gerçeğini kabullenir  sonunda. En iyisi biz Behçet Hoca ve sevgili ölülerimiz için  “o diyârın”,  Yahya Kemal’in  yazdığı gibi   “âsûde bir bahar ülkesi” olmasını dileyerek, ölüm düşüncesini kendi sonsuzluğu ve bilinmezliğine bırakalım.

Behçet Hoca, 1983 yılında yayımlar Türküsüz Kent adlı şiir kitabını. Bu ikinci kitabı   yayımlandığında 61 yaşındadır. O yılın Öğretmenler Günü’nde  kendisi de bir konuşma yapmış, sözlerini kitabının son şiiri ile bitirmişti. Hoca’nın ‘Zonguldak’a hüzünlü bir seslenişi’ diyebileceğimiz  şiirini o güzel ve etkili sesiyle yorumlayışı bütün salonu ayağa kaldırmış, Hoca ve şiiri dakikalarca alkışlanmıştı. Ben, Çaycuma ortaokulundan öğretmenim,  daha sonraki süreçte örnek alınacak değerli bir öğretmen arkadaşım, şair-yazar ağabeyim, dostum ve apartman komşum olan Behçet Hoca’yı, “o dönemin bir sakıncalı piyadesi” olarak salonun en gerisinde ellerim patlarcasına alkışlamış, övünç ve gurur duymuştum.

Türküsüz Kent kitabını Hocamız,  8.II.1983 tarihinde imzalamış adıma. O geceyi anımsıyorum. Eşi Suat Hanım’ın leziz kekleri ve çayları eşliğinde saatlerce söyleşmiş, ayrıca kitaptaki şiirleri kasetten kendi sesinden dinleme ayrıcalığını da yaşamıştık eşimle. Hoca’nın gürül gürül akan sesi adeta  ayağa kaldırıyordu kitaptaki dizeleri.  Bir bakıyorsunuz isyankar bir ruhun her şeyi önüne katıp sürükleyen  selleri arasındasınız, ama bir süre sonra da  serin suları yumuşacık pırıl pırıl akan bir derenin kenarında peri kızlarıyla söyleşiyorsunuz. Sonra Zonguldak tepelerine çıkarak bir zamanlar çeşitli yemişler, çiçekler ve defnelerle dolu çimenliklerde yıldızlara bakıp hayaller kuruyorsunuz, ardından yerin yüzlerce metre altına inerek ekmek kavgasını sürdüren işçilerle birlikte  omuz omuza kazma sallıyorsunuz.

Behçet Hoca’nın şiir kitabını okumaya başladığınızda; ‘Hele şu kısmı sonra okurum’ diyemiyorsunuz. Bırakmıyor sizi şiirler. Dalıp dizelerin arasına Zonguldak, Çaycuma, Devrek’i dolaşıyorsunuz. Kitaba tutsak oluşunuzun çok önemli bir nedeni de  anadilimizin bu kadar akıcı, yalın ve işlek kullanımı olsa gerektir. Sanki her şiir, kaynağından doğar doğmaz kendine hazır  bir yatak bulmuş ırmak gibi şırıl şırıl akıp gidiyor. Kullanılan hiçbir sözcük yerinden rahatsız değil. Sözcüklerde ve dizelerde bir zorlama yok. Hoca’nın diğer kitaplarında da var bu özellik: Duru, yalın, temiz bir dil, birikim yoğunluğu içinde akıcı, içtenlikli bir anlatım sizi hemen sarıveriyor.    

Türküsüz Kent’in çok önemli bir özelliği de  kişileri, olayları ve doğayı tüm renkleriyle, güzellikleriyle, canlılığıyla betimleyişidir.

Zonguldak dağlarında bahar / Çiçek tozlarıyla genzinizi yakar / Kestane ormanlarının gerisi / Yaban çilekleriyle dolu düzlüklere çıkar ./ Karatavuklar, ispinozlar, bülbüller / Sizin için öter./ Hodan yapraklarına topladığımız çilekleri / İnce ot saplarına dizerdik./ Az sonra kırmızı bir kolye boyunlarımızda / Denizi gören yerlere giderdik / Zonguldak tepelerinden deniz / Bir başka görünür, / Yükseklerden yeşil akar maviliklere./…

 Böyle doğayla sarmaş dolaş yeşillikler içinde akarken maviliklere, birden önünüze çıkar Of’lu Sakine Teyze:

İlk kocasından olma iki kızı / İki ineği ile çıkar karşınıza / El Greco yüzüyle./Hal hatır ederdik Sakine Teyzeyle / Midemizin boş yerlerini / Doldururken kocayemişlerle / Ardıç kuşları gibi söyleşirdi kızları / Defnelerin arasında /…   

Dağın yamacında doğayla iç içe kızları ve inekleriyle yaşarken / yaşamaya çalışırken Sakine Teyze,  düşüncelere salar sizi. Sosyal adalet kavramını sorgularsınız bir süre…

Zonguldak’ta ortaokul öğrencisi Behçet, büyük evlerde değil, kentin kenarında mezarlığın arkasında gecekondu tipi bir evde oturmaktadır. “Gururuna sarıp kişiliğini, hiç bir rüzgarın söndüremiyeceği  alev alev yanan umutlar” taşımaktadır. Evine giden  yolda Bekçi Nafiz’le her gün   karşılaşır:

İsli akşamlarında maden kentinin / Mezarlık yokuşuna tırmanırdım / Santral bekçisi Nafiz’i / Ta uzaklardan tanırdım./ Her akşam o, hep aynı yerde / Bilinmez ne düşünürdü / Onun yaktığı ışıklar / Dağların tepesinde / Yıldızlarla öpüşürdü./..

Bu yol üzerinde içli dışlı olduğu başka dostları da vardır Behçet’in. Onlarla selamlaşır, söyleşir, çekinmeden sofralarına oturur. Bunlardan biri de Çomranlı köyünden Koca Yusuf’tur:

Toprak anamızın karnında kırk yıl / Bir barsak kurdu gibi / Karanlıklarda geçmişti yaşamı / Koca Yusuf’un / Gün ışığından pek hoşlanmazdı / Derin mavi gökler korkuturdu onu/  Kör katırına dönmüştü ocakların / Kısık bakardı ışığa /  …  

Eskiden Çaycuma’dan Zonguldak’a oto yolu yoktu. Yaya yolu ise Yaka köyü-Güdüllü-Sapca-Kırat üzerinden koyver kendini yokuş aşağıya Dilaver–Asma yoluyla   Zonguldak’tasın. Tren Yolu ise 1937’de açılır törenlerle. Bugünkü teknoloji olmadığı için dağlar, kayalıklar el emeği ile murçlarla delinerek, tüneller açılarak.

Çaycuma ile Filyos arası / Sıfır rakım / Işıldayan raylarda / Gümüş benekli bir yılan gibi süzülür / Hasret kavuşturan / Düzköylü Makinist Mustan / Yanık bir düdük sesiyle Selamlar dağı taşı /…

Kitabın 16. sayfasında III nolu şiir başlar. Bu şiir, Sürmeneli Süleyman Kaptan ile karısının ve kızının, Kurtuluş Savaşımızda İstanbul’dan İnebolu’ya top, tüfek, mermi taşıyan ünlü gemilerimizden yiğit Gazal vapuru’nun şiirsel trajik öyküsüdür.  Şiiri okurken, her dize bir fotograf karesi  gibi  canlanır gözünüzün önünde. Behçet Hoca’nın usta anlatımıyla, bir Karadeniz akşamının, dünyanın çok  az  sahilinde görülebilen güzelliğini yudumlarken, birden, ustaca yazılmış ve sözcüklerle canlandırılmış bir trajedinin içinizi burkan acısıyla yanar yüreğiniz.

Limanın tozlu aynasında / Yıldızlar gibi yanar / Maden kentinin ışıkları /… Karanlıklarda bir vapur sesi / Çığlık çığlık / Kentin üstünden aşıp / Dağlara ulaşıp / Sarsarken / Gecenin kara örtüsünü / Anımsatıyor / Bir gurbet türküsünü / Selamlıyor Süleyman Kaptan / Saygıdeğer gemiyi / … Bir Yavuz’a duyardı / Gemiler içinde / Bir de Gazal’a / Bu derin saygıyı /…

Zonguldak sahilinde birden patlayan kudurgan Karadeniz dalgalarının Kaptanın karısını ve kızını yutuşu, bu olayı elinde tabancası ile izlemek durumunda kalan kaptanın gemisiyle birlikte karanlık dalgalarda kayboluşu dizelere yansır: “Dev bir üçleme / Patladı üç el silâh gibi / Kaptan köşkünde / Köşkle birlikte kaptan / Dalgaların köpüklü kanatlarından / Düştü katran renkli sulara / Daldı uyanılmaz uykulara /…”

Zonguldak, ilkçağda “Sandraca” adı ile anılan derenin açtığı vadinin iki yamacında kurulmuş. Topraklarında bulunan kömür madeninin işletilmesiyle, özellikle Cumhuriyet döneminde gelişen büyüyen bir kent. Kömür olmasaydı, küçük bir balıkçı köyü olarak kalacaktı kuşkusuz. Kömür, binlerce insana ekmek olmuştur, doğru. Ama herkesi de doyuramadığı bir gerçektir :

           Kocası Gebeş Mahmut / Damızlık boğa gibi / Haybeden yaşar./ Vurup sırtına torbayı / Selime / Öğleden sonraları / Tanrının günü / Çarşıya koşar,/ Dolaşır lokantaları / Bitince işi / Tırmanıp yokuşu / Evin yolunu tutar / Torbasında  yemek artıkları / Ekmek kırıntıları./…

Zonguldak caddelerinde iz bırakan kişilerden biri de Nuri Bey’dir. Lise öğrenciliği yıllarımızda ben de tanımıştım Nuri Bey’i. Birbirine karışan saçı-sakalı, pejmürde giysileri ve sürekli kendi kendine konuşması ile çekmişti dikkatimizi. Deliydi besbelli, ama o Nuri Bey’di. Hakkında farklı şeyler söylenirdi. Galatalı Ahmet’in dükkanında karnını doyurur, İstanbul Pastanesinde kendisine yapılacak servisi beklerdi ciddiyetle.

Caddelerin gediklisi / Sevi delisi / Nuri Bey nerdeyse arz-ı endam eyler / Durmadan konuşur kendisiyle / Anlaşılmaz şeyler söyler / Onu tanıyan eskiler / Memurken Tekel’de / Sarışın bir dilbere / Karasevdalıydı derler / O yüzden kaçırmış keçileri / …

Behçet Hoca ile Tatlıcı Tahsin apartmanında altlı-üstlü otururken birbirimize gider gelirdik. Hoca içki kullanmazdı ama çay sohbetlerine de doyum olmazdı doğrusu. Ortak konularımızdan biri de  Çaycuma olurdu kuşkusuz. Eski Çaycuma’dan çıkarak yola, kişiler, olaylar, mekanlar, anılarla saatleri tüketirdik. Bana Türküsüz Kent’i çok sevdiren nedenlerden biri de VI nolu şiirdeki  Çaycuma betimlemeleridir: “Çatlayınca yeşil zırhı cevizlerin / Çaycuma’nın güz bahçelerindeyim./”   Sadece bu iki dizeyle bile eski Çaycuma’nın kıvrılıp giden yollarında, sokaklarında, kırlarında dolaşır, ilk gençlik  dönemlerimin anılarını yaşarım.

Günlerden Cuma ise eğer / Çayköylü İmam Serkisof / Erkenden yollara düşer / Doru kısrak bilir yolları / Osmanlı eğerinin üstünde / Tesbihi elinde / Sübhanallah çekerek / Varır Çaycuma’ya /…

Anıların diğer ayağı da Devrek’tir. Behçet Hoca benden önce, ben ondan yıllar sonra birer Devrekli kıza gönül düşürüp, baş-göz olmuşuz. Hoca ile  birer “Devrek damadı” urbası giymişiz. O nedenle ev sohbetlerinde arada bir Çaycumalılık-Devreklilik çekişmeleri de olurdu şakacıktan. Türküsüz Kent’te VII nolu şiir etkileyici bir Devrek betimlemesi ile başlar: Bir ilkyaz sabahı geçtik Devrek’ten / Sisler içinde akmaktaydı ırmak / Yeşil yeşil geriniyordu / Rüştü’yü yaratan toprak /… Eski Devrek’in ilginç kişilerinden biri de Bülüm’dür anlatılana göre:

Atarak her tasayı yürekten / Eşeleyip anıların soğuyan küllerini / Çağırırdım çocukluğumun / Mutlu günlerini / Erkenden yakardı köşebaşlarının / Lüks lambalarını Bülüm /…Ramazan aylarında iftar vaktinde “Ramazan topu”nu atma görevini yapan Bülüm, Sahur vakti de “Ramazan davulu” çalar: Geceyi sarsardı davuluyla Bülüm / Güm güm güm /… Vurarak davuluna / Güm güm güm / Maniler söylerdi Bülüm./

Şiirin bu kısmında Behçet Hoca, eşi Suat Hanım ile ilgili önemli bir itirafta / iltifatta da bulunur: Kutsal kitapların cennet betimleri / Anımsatırdı bu güzel yerleri / En iyi kızlarından birini  bana veren / O dost yüzlü beyaz evlerden / Çok azı kalmış bugün/…

Zonguldak limanı Behçet Hoca’ya göre “bir sihirli tastaki  su” olsa da limanın dışında gemileri nelerin beklediği bilinmez çoğu kez. Uyur-gezer Karadeniz dalgaları birden büyür yuvarlana yuvarlana. “Ya malını ya canını” der ya eşkıya, ama korkunç kükremelerle  büyüyen dalgalar  “ne can bırakır ne mal” insana, yer yutar ne var ne yoksa. Bu  tür bir felakete uğrayan gemilerden biri de Hisar şilebidir:

Tamamlayınca yükünü kalkardı / Şilepler içinde Hisar bir başkaydı / Yüksüzken daha da görkemliydi / Verip burnunu poyraza / Baş-kıç yapan gemilere inat / Yalpa yapardı./ Ak bir kule gibi dururdu denizin ortasında / Ambarları tıklım tıklım kömür dolu / Bir Şubat sabahı çıktı limandan /…

Hisar şilebi o gün Kefken açıklarında yakalanır karayel fırtınasına ve alabora olarak Karadeniz’in dibini boylar ne yazık ki...

Zonguldak kömür madeni ocaklarında bir zamanlar kırkbeş bin kadar işçi çalışırdı. Yöneticilerin “daha çok kömür” isteği  göçük, grizu gibi yeraltı kazaları ile sonuçlanmıştır çoğu kez. Şimdi limanda bulunan  “Zonguldak Havzası Maden Şehitleri Anıtı”nda  ise beş bine yakın maden şehidinin adı yazılıdır.  Anıttaki binlerce plakaya yazılı adlar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan da günümüze Yeni Türk Devleti’nin kurtuluş ve kalkınma savaşımı dönemlerinde ve devamında sadece  Zonguldaklılar’ın ödediği bir bedelin  rakamlarıdır.

Toprak altında yaşayan yalnız böcekler midir? / Tonya’lı Ali sekiz vardiyasında işçidir./ Tonya neresi Üzülmez neresi / Ağlamaklı eder insanı / Öykünün gerisi/ Tonya’lı Ali dipten deler dağları / Lağımcıdır./ Elinde tabancası / Birkaç papele yaşar / Tüm yaşantıların en namuslusunu / Ciğerlerinde kara tozlar/…

Karamusa’dan Kamil / Ve domuzdamcı yedi arkadaşı / Başlatmak için yerin altında / Sekiz saatlik bir savaşı / Kemerlerinden sarkan / Davi lambalarının ışığında / Girdiler Dağbaca’dan içeri / Arılar gibi çalışıyordu posta / Melemetçiler, kazmacılar, lağımcılar / Kara bir toz bulutunun içinde/…yüzleri gecelerce kara, içleri apak”

Tonyalı Ali ve Karamusa’dan Kamil, yurdun değişik bölgelerinden iş ve ekmek için Zonguldak’ta gelerek bir “güldeste” oluşturan insanların  simgesidir  Behçet Hoca’nın şiirinde, adsız–unvansız kahramanlarıdır güzel yurdumuzun..

Türküsüz Kent’in  aynasından geçenler öyle varlıklı, yaşamı rahat, sorunsuz yaşayan kişiler değildir. Onlar Zonguldak kentinin kayalık yamaçlarında ve köylerinde yaşama tutunmaya çalışan, ekmeklerini taştan çıkaran, afrası tafrası olmayan sıradan insanlardır. Deniz Kulübü’nün, Emirgân’ın adını bile bilmezler. Gazipaşa caddesi’nin  renkli vitrinlerine yanaşamazlar, iyi bir lokantada bir kerecik olsun felekten bir gece çalacak paraları olmamıştır. Ama dost, sıcak kanlı, hoşgörülü, yardımsever insanlardır. İşte  Behçet Hoca,  Zonguldak’ta merkezde oturanlardan kimsenin yaşadıklarının farkında olmadığı, kenar mahalle ve köy kökenli insanları anlatır şiirlerinde. Onların küçük yaşamlarının öykülerini  şiirleştirir kitabında. Ne gariptir ki, Zonguldak’ın bir çok sıfat taşıyan kişileri gibi, kendilerini şiirlerine konu edinen, yaşam sorunlarını işleyen Behçet Kalaycı’dan da haberleri olmamıştır onların.    

Türküsüz Kent’in sonlarına doğru birden Zonguldak’ın bir başka simgesi “defne”lerin    şiirsel  öyküsü ile karşılaşıyorsunuz. Bu şiirle Behçet Hoca’nın mitoloji bilgisinin de gücünü anlıyorsunuz.

Küçük bir çocukken daha / Gördüm tak-ı zaferleri süslerken seni / Yayılmıştı soylu kokun havaya / Rengin yeşillerin en güzeli /… Karadeniz kıyılarında soyunup mit’inden / Gerçek kimliğini bulmuşsun / Dağlardan denize doğru inen / Yeşil bir sel olmuşsun /…

Kitabın son şiiri, Behçet Hoca’nın yaşamının odak noktası Zonguldak’a içli, hüzünlü bir seslenişi gibidir. Onbir nolu bu şiir, kitabın müthiş bir final şiiridir. Şiirin son dizesinde “Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Zonguldak.” der Hoca. Çünkü Zonguldak: yeraltı ve yerüstü yaşamıyla, tarif edilemez doğal güzelliğiyle, Behçet Hoca’nın anılarıyla, zehirli bir çiçek de olsa koklanır. Bu kentte yaşamak bile; emek temeli üzerinde yükselen değerleriyle, insanı kahreden acılarıyla, tadına doyulmaz  güzellikleriyle olsun “bir ömre bedel anlamlar” taşır her zaman. Şiirin son dörtlüğünde : “Rüştü, Muzaffer, Necatigil şair dostlar / Uzak baharların solgun gülleri /..” der Behçet Hoca. Ne ilginç yaşam çelişkisidir ki, şimdi o da “uzak baharlar ülkesinde solgun bir gül”dür artık .  Anılar Geçidi-1962, Türküsüz Kent-1983, Kıvırcık-Genç Bir Maden İşçisinin Öyküsü-1992 adlı kitapları Zonguldak’a ve Türk Edebiyatına kazandırdığı için ona içten teşekkürler ediyorum. Işıklar içinde yatsın… 

 
http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=747&Itemid=79
 

Hiç yorum yok: