9 Ekim 2016 Pazar

ZONGULDAK DOĞUMLU TÜRK POPU’NUN İLK STARLARINDAN AY-FERİ


 


 

 


 
 
 
ZONGULDAK DOĞUMLU TÜRK POPU’NUN
İLK STARLARINDAN AY-FERİ
 
“Unutursam Fısılda” yönetmenliğini ve senaristliğini Çağan IRMAK'ın yaptığı 2014 yapımı bir sinema filmi. Geçen sene televizyon kanallarından birinde rastlayıp seyretmiştim. Filmin kahramanı Ayperi ismi zihnimde başka bir ismi canlandırdı. Büyük ihtimalle yönetmen bu ismi seçerken gerçek bir yıldızdan yani Ay-feri’den esinlenmiş olmalıdır.
Ay-feri 1939 yılından Zonguldak’ta doğmuştur. Zonguldak ile bağlantısı nedir bu şehirde ne kadar yaşamıştır maalesef bununla ilgili bilgiler şu anda gizemini korumaktadır.
 
Popüler müziğimizin gerçek starlarından Ay-Feri ( Asıl adı “Ayfer”dir. Ama Fecri EBCİOĞLU, o her şeyin mümkün gibi, olabilir gibi göründüğü 1960’lı yıllarda, “Gel araya bir tire koyup ayıralım bu ismi; daha havalı olur,” diyerek ona isim babalığı yapmıştır.)
 
Türk Popu'nun ilk kadın seslerinden olan Ay-feri; Sevinç TEVS, Ayten ALPMAN, Ayla DİKMEN, Rüçhan ÇAMAY, Gönül TURGUT ve Tülay GERMAN ile birlikte Türk Pop tarihinde öncü olan ve yol açmış isimlerden biridir.
1960'ların başında, Erol BÜYÜKBURÇ orkestrasının solistliğini yaparak müzik dünyasına giriş yapan Ay-feri daha sonra solo çalışmalarına başlamıştır. Fecri EBCİOĞLU'nun ve aynı zamanda menajeri de olan Edward SAATÇİ'nin söz yazdığı şarkıları söylemiştir. Televizyon, Philips, Balet, Aras ve Sahibinin Sesi gibi firmalara sayısız 45'lik plaklar yaparak 1960'ların ikinci yarısında, Ajda PEKKAN ve Gönül TURGUT ile birlikte, Türk Popunda en çok söz sahibi olan isimlerinden olmuştur.
Ay-Feri’nin ilk plağı, 1967 yılında, dönemin güçlü firmalarından Aras tarafından yayınlandı: “Bu Son Olsun/Annem”. “Adios Amor” adlı şarkıya, sanatçının menajeri de olan Edward SAATÇİ söz yazmıştır. Saatçi, Ay-Feri’nin sonraki plaklarına da söz yazarı olarak imza atacak ve sanatçının giderek tepelere kurulmasında büyük pay sahibi olacaktır.
 
“Falcı”, “Dünya Dönüyor”, “Çal Çingene Çal” ve “Yavaşça Yavaşça” sanatçının hepsi dillerde dolaşan şarkılarının başında gelir. 1970'lerin başında, yalnızca bir ay çalışmak için gittiği İran'ı çok seven Ay-feri sonrasında hep orada kalmaya karar verir. 1970'lerin ikinci yarısında, birkaç konser için orada olan Ajda PEKKAN’a ev sahipliği yaparak ve ona Faramarz ASLANİ'nin bir albümünü hediye ederek büyük bir iyilik de yapmıştır. Bu albümde yer alan bir şarkı “Unut Demek Dile Kolay” adı ile Türkçeleştirilmiş ve büyük beğeni kazanmıştır.
 
 İran İslam Devrimi süreci başlayınca Amerika'ya yerleşen Ay-Feri, sonraları memlekete geri dönmüş ve Mersin'e yerleşmiştir. Şu anda Mersinde yaşamaktadır.
 
Ay-Feri’nin  Ankara Radyosu prodüktörü Salva AZUZ ile yaptığı evlilikten 1956 yılında dünyaya gelen Yusuf AZUZ 1980’li yılların önemli mankenlerindendir.2010 yılında MS Hastalığına yakalanan Yusuf AZUZ’un tedavisi için annesi Ay-Feri şu an büyük mücadele vermektedir.
 
 
YARARLANILAN KAYNAKLAR
 
 
Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği Dergisi Eylül - Ekim 2007 Sayı:6

8 Ekim 2016 Cumartesi

KARTPOSTAL TARİHİNDE BİR GEZİNTİ

                                                   

                                                              
                      KARTPOSTAL TARİHİNDE BİR GEZİNTİ
Dünya kartpostal tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Ancak büyük ölçüde yaygınlaşması, Osmanlı Devleti'nin de katılımcı olduğu 1893 Chicago Dünya Sergisi'yle başlamıştır. Amerikan Hükümeti, sergi sonrasında ABD posta teşkilatı aracılığıyla, yayıncılara ilk kez 1 sentlik kartpostallar (Penny Postcard) bastırma izni vermiştir. Kartların arkasında ise gönderecek kişinin yazısı için yer ayrılmıştır.
Kartpostal basımı, fotoğrafın topluma yayılmasına ve fotoğrafçılarında çalışma imkânlarını arttıracak mali güce ulaşmasına yardımcı olmuştur. Çünkü fotoğraf yüzyılımızın basında oldukça pahalı bir nesne olduğundan, ancak zengin soylular ve aristokrat çevreler tarafından satın alınabilmekte idi. Buna karşın kartpostal geniş halk kitlelerine ulaşma imkânı bulmuştur.
 Böylelikle kartpostallar, yalnızca bir iletişim aracı olmakla kalmamış, bazı siyasi olayların geniş kitlelere duyurulmasında ve gündem yaratılmasında rol oynamıştır. Öte yandan, kartla gerçekleştirilen mektuplaşmalar, dönemin yaşam öykülerine de ışık tutmaktadır.
Osmanlı'da kartpostalın yaygınlaşması, Max FRUCHTERMAN sayesinde oldu. Max FRUCHTERMAN İstanbul'a, uyruğu olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan 1867 yılında geldi, iki yıl sonra Yüksek Kaldırım'da bir çerçeveci dükkânı açtı ve 1895 yılında ilk Osmanlı kartpostal serisini Güneybatı Polonya'da bulunan Wroclaw (Almancası  Breslau) şehrinde bastırmaya karar verdi. Böylece, Osmanlı coğrafyasından panoramalar sunmanın ötesinde, gündelik yaşam, insan portreleri ve siyasi olaylar hakkında ipuçları sunan birer belge niteliğindeki kartpostalların serüveni, onun 1918'deki ölümüne kadar devam etti.
Üzerinde resimlerin bulunduğu kartlarla haberleşme, Osmanlı'da da tıpkı Avrupa'da olduğu gibi, zarfın içine konulmayı gerektirmiyordu. Bu sağladığı büyük kolaylık sebebiyle dünyada hızla benimsendi ve yayıldı.
Toplumun taleplerinin artması sonucunda dönemin önemli olayları ve farklı konular mesela 31 Mart Vakası, II. Meşrutiyetin ilanı, Hareket Ordularının Gelişi, Osmanlı Saray Kıyafetleri, Selamlık Merasimleri ve Padişahlar kartpostallarda yer bulup tüm Osmanlı coğrafyasını ve dünyayı dolaştı. Arjantin’den Çin’e kadar giden Türkiye damgalı kartları bugün koleksiyonlarda görmek mümkündür.
Osmanlı'daki diğer kartpostal editörleri hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Fakat editör olarak Alex J. SVOBODA, Bon MARCHÉ, Ludwingsohn FRÈRES, Römmler U. JONAS, MOURADİAN, ROCHAT gibi isimlerine rastlamaktayız.
Dönemin tablo veya fotoğraflarından kartpostal üretilmesi fotoğrafçılık, resim sanatı ve kartpostal editörlüğü alanlarının birbirleriyle ne ölçüde ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bugün ülkemizde Osmanlı kartpostal koleksiyonculuğu denilince akla gelen en önemli iki isim Orlando Carlo CALUMENO ve Seyhun BİNZET’tir
İtalyan asıllı Levanten işadamı Orlando Carlo CALUMENO'nun 15.000 civarında Osmanlı dönemine ait kartpostalı vardır. Bu da, onun dünya üzerindeki en geniş Osmanlı kartpostal arşivinin sahibi olduğunu kanıtlıyor. Kartpostalların 12.000 yakını Anadolu'ya aittir. Diğer 3.000 civarında kart ise İstanbul kartlarıdır. Calumeno'nun kökleri İtalya'ya dayanıyor. Babası İtalyan, annesi Ermeni asıllı. 500 yıl kadar önce, İtalya'nın kuzeyindeki Perugia'da yaşayan ailenin bir bölümü, kan davalarından kaçmak amacıyla yola çıkmış ve bazı yerlerde yaşamlarını sürdürdükten sonra 1700'lerin başında İzmir'e yerleşmiştir.1750 yılları civarında aile İstanbul’a yerleşip ticaretle uğraşmıştır.
CALUMENO koleksiyonerliğin sadece parayla yapılamayacağını, zaman ve sabır gerektirdiğini anlatıyor. Şu cümleleri oldukça manidar: “Benim bir milyon dolarım var. Bu koleksiyonun aynısını yapacağım deseniz; imkânı yok. Ben bu kadar kartı 25 yılda topladım. Hayatımda bir kere gördüğüm kartpostallar var, onların bir fiyat mefhumu yok!” 1900'lerde 15 günde İstanbul'dan New York'a bir kartpostalın gidebildiğini gördüm. O dönem çok farklı. Mobil postacılar var. Atla dolaşıp postaları toplayıp gidiyor. Onun ayrı bir mührü var.”
Diğer Koleksiyoner Seyhun BİNZET’in koleksiyonunda 1895-1914 yılları arasında altın çağını yaşayan kartpostalların Osmanlı'daki son dönemlerine ait en güzel örnekleri yer alıyor.
Seyhun BİNZET sıkı bir koleksiyoncu. İlk önceleri sadece eski Kadıköy sonra tüm İstanbul derken, Anadolu'ya oradan da bütün Osmanlı coğrafyasının kartpostallarını toplarken bulmuş kendini. BİNZET'in zengin bir arşivi bulunuyor. Kendisi şu an 12.000 kartpostallık bir koleksiyona sahip.
Seyhun BİNZET bize şu bilgileri veriyor: “Kartpostalın geçmişteki anlamını yorumlarsak 19. asrın sonu ve 20. asrın başının medyasıdır diyebiliriz. Yani dönemin Facebook'u, Twiteer'ı olarak değerlendirebiliriz, kartlar her türlü duyguyu barındırır; aşk, isyan, inanç, bir güzelliği veya bir olayı uzaktaki bir insanla paylaşma arzusu olarak özetleyebiliriz. Kartpostalları geçmişte en çok muhafaza edenler Osmanlı Ermenileri, Rumları ve Levantenleri olduğundan kartlarımı başta onların ailelerden topluyordum. Sonrası en fazla Fransa'dan topladım. Bukinist denen seyyar satıcılar var, onların tezgâhlarında saatlerce arayıp bizimle ilgili kartpostalları buldum. Son zamanlarda müzayedelerden alımlar yapıyorum kartpostalları bulmakta artık çok güçlük çekiyorum.”


                                                             GÜRDAL ÖZÇAKIR
                                   














 

 






 




 
                                           
 

27 Eylül 2016 Salı

ZONGULDAK KENT TARİHİNE KISA BİR YAKLAŞIM


Açılmış yerin altına
Sayısız kara kanlı kapak
Bu kapaklar üstüne kurulmuş
ZONGULDAK…
2.9.1937- Mehmet Seyda

 
                                                 
                                                                              EROL ÇATMA 


ZONGULDAK KENT TARİHİNE

KISA BİR YAKLAŞIM


Zonguldak’ın Coğrafi Durumu

Göldağı Bölgesi”nin Fransızca olarak söylemiyle, ‘Zonguldak’ olarak tanımlanan kentimiz; “Anadolu’nun Batı Karadeniz bölümünde, 41 derece 48 dakika kuzey paralelleri ve 31 derece 10 dakika ile 32 derece 50 dakika doğu meridyenleri arasında yer alır.

Doğusunda Kastamonu, güneydoğusunda Çankırı, güneyinde ve güneybatısında Bolu Vilayetleriyle ve kuzeyinde Karadeniz’le çevrilmiştir.

Kıyıya yakın yerleri tepeler ve sıradağlarla parçalanmış bir yayla görünümündedir.” (1) (1) (Karaelmas Ülkesi Zonguldak Melahat Türk-Rasim Türk. Yelken Matbaası, İstanbul 1982 s:2)

Zonguldak, Üzülmez deresinin denizle kesiştiği yerde doğmuştur. Dere, mitolojide Sandraka[1]ismiyle anılır.

Zonguldak’ın kömürle ilgili Jeolojik yapısı; “Havza’nın kömür tabakası 15 - 20 derece meyille Kuzeyden-Güneye ve gün doğusu ve batı cihetlerine uzayıp gider.” Şeklinde açıklanır. (2) (2) (Maden Kömürleri. Müellifi: Hamidiye Kuravazörü Hümayun Tabibi Selahattin Ali. Bahriye Matbaası. 1914)

Zonguldak’la ilgili yukarıda açıkladığımız coğrafi ve kömürle ilgili jeolojik durumu, kent tarihi yazanların özellikle sorduğu; “Kent niçin tam da burada oluşmuş? Biraz daha doğuda, batıda, kuzeyde veya güneyde niçin oluşmamış? Sorusuna, açıklık kazandırmaktan uzaktır. Kömürün belirleyiciliğini düşünmüş olsak bile kömür; Zonguldak’ın doğusunda, batısında sahil boyu güneyindeyse 3-5 kilometre kadar uzak bölgesinde de bulunmaktadır.

Kent için sorulan başka bir soruysa; “Kent oluşurken model olarak nelerden etkilenmiştir veya kentin merkezini ve misyonunu oluşturan ana etmen nedir?”

Yukarıdaki sorulara verilecek cevaba açıklık kazandırmak için öncelikle kentin ne olduğu, kentlerin doğuşları ve misyonları konusunda bazı değinmeler yaptıktan sonra, Zonguldak’ın bulunduğu noktada nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışmak daha aydınlatıcı olacaktır.

Yalnız kuru bir tarih yazılımı, sadece kömür üretimi ve nakliyatı için tasarlanmış kentimizin, Avrupa’daki maden kentlerinden farklılığını anlatama riski taşımaktadır. Bu riski azaltabilmek için kısa değinmelerle bazı gelişmelerin arka planını anlatmış olacağız. Bu bize, aynı zamanda tarihi süreçlerin ilintisini ve eklemlemesini anlatma rahatlığı sağlayacaktır.


 

Kent Üzerine Değinmeler

Kentlerin her dönemde var olduğunu söylemek yanlış olur. Kentler aslında; ekonomik sömürünün ve buna bağlı egemenlerin emekçileri boyunduruk altında tutma amaçlarının bir ürünü de sayılır.

“Kentlerin ortaya çıkışları, insanların tarımsal üretime ve yerleşik hayata geçişleriyle bağlantılı bir değişim olarak görünmektedir. Tarihsel olarak İÖ. 8000-4000 yılları arasına tarihlenen bu süreç Neolitik Çağ olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte İ.Ö. 3 bin yıllarına kadar nüfus topluklarının çoğu küçük birimler halinde, köy niteliğindedir. Bu tarihten önce kent adını taşıyabilecek yerleşmelere rastlanmadığı söylenebilir. Belki Çin’deki bazı örnekler dışında, nüfusu 100 bini aşan yerleşmeler Yunan-Roma dönemine kadar sahnede görülmemiş, Konstantinopolis ve Roma bir yana, bir milyon nüfusa sahip anakentler ancak Endüstri Devrimi’nden sonra ortaya çıkmıştır.”(3) (3) (Doç. DR. Yakut Sencer. Türkiye’de Kentleşme Kültür Bakanlığı Yayınları. 345 Bilim Dizisi. 12. Ongun Kardeşler Matbaacılık Sanayi, Ankara 1979. s:9)

 Kent; Hem tarımsal hem de tarım dışı üretimin, dağıtım ve denetim fonksiyonlarının toplandığı, teknolojik gelişme derecelerine göre belirli bir büyüklük, çeşitlilik ve bütünleşme düzeyine varmış yerleşme biçimidir. Başka bir tanımlamayla kent, toplumsal bütünleşmenin, bir yoğunlaşmanın oluşturduğu mekânsal bir birlikteliktir. Yani kentleşme/ kentlileşmedir.

Bu duruma bağlı olarak, kentleşme; “İki ucu olan bir çözülme, yoğunlaşma ve akım olayıdır. İki uçtan birisi kırdır, ötekisi de kent. Çözülme kırda olmaktadır. Yoğunlaşmaysa kentte gerçekleşmektedir. Kentlileşmenin belirgin sosyal göstergelerinden biriyse gecekondulaşmadır.

Gecekondular, kentsel merkezlerden uzakta, bu merkezlerin çevresinde kurulan sosyal mekânlardır. Ancak gecekondular sadece köyden göç edenlerin barınma ihtiyacını karşılamakla kalmamış, aynı zamanda bir yatırım alanı olarak da kullanılmıştır. Kentteki birikimlerini ve kırdan aktardığı kaynakları önemli oranda gecekonduya yatıran gecekondu sahipleri, bu şekilde, hem barınma ihtiyaçlarını karşılamakta hem de servet biriktirerek sosyal güvenliklerini sağlamaktaydı.”(4) (4) (Celalettin Yanık. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2: 93-107 Kent Sosyolojisi Alanında Yapılan Tezlerin Değerlendirilmesi.)

“Kentleşmeyle nüfus, geliştirdiği yeni toplumsal ilişkiler ve örgütlenmeyle giderek yeni bir topluluk oluşturmaktadır. Farklılaşmaya dayanan bu bütünlükle dinamik bir özellik  kazanmış olan kent, her türlü değişim ve gelişmenin hareket noktası olmuştur.  

Kentleşme son olarak bir yönetimsel örgütlenme sürecidir. Köy toplumlarında yönetim yeterince örgütlenmemiş olmasına ve yaygın bir nitelik taşımasına karşılık, kentte çok organlı ve merkezi bir dizge içinde örgütlendiği görülmektedir." (5) (5) (Doç. DR. Yakut Sencer. Türkiye’de Kentleşme. Kültür Bakanlığı Yayınları: 345. Bilim dizisi: 12. Ongun Kardeşler Matbaacılık Sanayi, Ankara 1979. s:1-2)

“Gerçektende yaşayan, nefes alan varlıklar olarak kentlerin de bir kimliği bulunmaktadır. Bu bakımdan bir ticaret şehrinden, bir sanayi şehrinden, bir siyasi şehirden, belki de bir eğlence şehrinden söz edilebilmektedir.(6) (6) (Kebikeç İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırma Dergisi. Kent Tarihi Çalışmaları Üzerine Bazı düşünceler. Mehmet Sarıoğlu. Sayı: 11. 2001. s: 335)

Yukarıdakilerden ayrı ama yukarıdaki değinmelerin sonucunda ortaya çıkan diğer bir olgu ise: “Burjuvazi, kırı, kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden[2] kurtardı.” (7) (7) (K. Marx F. Engels. Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri. Sol. Yayınları. Ankara Şahin Matbaası Kasım 1993. s:114)

Sanayi devriminden sonra büyüyen, değişen veya oluşan Kentteki belirleyici olan ekonomik ilişki kapitalist ekonomik ilişkidir. Bu aynı zamanda uzlaşmaz olan emek ve sermaye çelişkisinin tarih sahnesine çıkmasıdır. O nedenle de kentler sürekli şekilde bir sınıf çatışmasının mekanı olmuştur. Bu nedenle; “Kent tarihleri bir parçası oldukları siyasi, ekonomik ve sosyal sistemlerin tarihlerinden ayrılmazlar.

“Çünkü kentin biçimini, kentin bağlı bulunduğu sosyal sistemlerin gelişme düzeyi ve teknoloji durumu belirler. Bu yüzden bu alanda çalışanlar kır ile kent arasındaki ilişkileri, kentlerin birbirleriyle olan ilişkilerini çevrelerindeki daha geniş ekonomik, sosyal ve siyasal yapılar içindeki durumlarını açıklamaya çalışmalıdırlar.” (8) (8) (Kebikeç İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırma Dergisi.  Kent Tarihi Çalışmaları Üzerine Bazı düşünceler. Mehmet Sarıoğlu. Sayı: 11. 2001. s: 338)
                          

Sanayi Devriminde Kentlerin Büyümesi

Kentimizin Sanayi devriminde oluşan, büyüyen veya gelişen kentlerden farklılığını sergileyebilmemiz için, Avrupa’daki sanayi kentlerinin oluşumundan örnekler vermemiz kaçınılmaz olmuştur. Çünkü bizdeki emek, buna bağlı sosyal ilişkileri ve halan daha etkisini sürdüren kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini açıklayabilmemizde zorluklar yaratacaktır. Veya anlaşılmaz kılacaktır.

Feodalitenin çözülüm sürecinde; Büyük tarım çiftliklerinin oluşması için, topraklarına el konulup mülksüzleşen köylüler, tarımda yarıcı veya ücretli olarak çalışanların tarımın makineleşmesiyle işgücü fazlası olarak işten atılmaları, sanayide makineleşmenin başlamasıyla artan maliyeti düşük imalat karşısında, rekabet edemeyen sanatkârlar, ayrıca buharlı demir yolu ve deniz ulaşımının yok ettiği yelkenli gemi ve hafif yük deniz taşıtlarıyla, demir yolunun yok ettiği kervancılık ve hafif taşımacılık işi yapanlarında tek çaresi sanayi veya maden kentlerine akmaktı. İşsiz ve mülksüzlerin kendilerini geçindirebilmek için tek çözümleri emeğini satmaktır.  

Böylesi bir sanayi şehri olan Manchester’i Marx şöyle anlatıyor: “Manchester, İngiltere’nin pamuklu imalat merkeziydi. Bu kent yeni sanayici, orta sınıfın, fabrika sahiplerinin denetimindeydi. İflas etmiş zanaatçılar, çiftçiler arasından, yoksul evlerinden tutulan ve çoğu İngiltere’nin eski sömürgesi olan İrlanda’dan gelmiş erkek, kadın ve çocuklardan oluşan işçiler, madenlerin ve fabrikaların derme-çatma gecekondularda yaşıyorlardı.” (9) (9) (K.Marx. F. Engels Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri. Sol Yayınları. Çeviren Muzaffer Erdost Ankara Kasım 1993. sayfa:13)

Bu durum Zonguldak’ta daha farklıydı. Kömürden önce Zonguldak’ta kentin hiçbir nüvesi olmadığı gibi, etrafındaki yerleşim yerleri küçük köylerdi.  
                            
Zonguldak Kenti’nin Doğuşunun Tarihsel Arka Planı

1299 Yılında kurulan Osmanlı İmparatorluğu, 1402 yılında Yıldırım Beyazıt’ın Ankara’da Timur’a yenilmesinden sonra, belirli bir duraklama devrinden sonra 1453 yılında İstanbul’u işgal etti. Hızlı bir yayılma sürecinin başlangıç yıllarına denk düşen bu durum, yeni bir çağın ve Avrupa’da bir takım gelişmelerin başlangıcı oldu.

1492’ de Amerika kıtasının keşfi, dünya coğrafyasına büyük bir kara parçasının dahil olmasını sağladı. Avrupa’ya, Amerika’dan gelen maliyeti düşük altın ve gümüş Osmanlı içlerine kadar yayılınca, Osmanlı İmparatorluğu’nun mali yapısı bozuldu. Bu bozulum hayatın her alanında devam etti. İniş çıkışlar, toprak kayıpları, ordu düzenin bozulmasıyla vergi artırımları, halkın sefaletine ve buna bağlı isyanlara neden oldu.

Bu dönemde dünyanın ekonomik ve toplumsal gidişini olağandan daha hızlı etkileyecek, yeni bir üretim ilişkisini ve buna bağlı olarak yeni sosyal sınıfların doğmasını hızlandıracak buluş, 1712 de‘de Thomas Nevcomen’in buharlı makineyi keşfidir.

 Buhar enerjisinin sanayi makinelerinde kullanımıyla üretimin korkunç boyutta artması yeni pazarlar ve ham maddeler aranmasına neden olacaktır. Bu durum yeni toprak savaşlarına neden olduğu gibi iş gücü açısından da büyük değişim yaratacaktır. Ulusların kendi aralarındaki dış çelişkisine içerden de emek emek-sermaye çelişkisi eklenecek, buna bağlı devlet, ordu ve iç güvenlik yapılanmalarında büyük değişiklikler olacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu, Batıda gerçekleşen sanayi devriminin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki olumsuz etkilerini görmüş, bütün dönüşümlerini bunun üzerine kurgulamıştı.

Osmanlı eğitim, askeri, teknik gelişim konusunda bir çok yenilikler yapmasına rağmen bir türlü istediği noktaya gelemiyordu. Çünkü bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 100 yıl geriden başladığı için sanayileşme adına yapılacak bir çok girişimin alt yapısı da yoktu.

Sanayileşme adına birkaç fabrika yapılması ve bunların buhar enerjisiyle çalışmasını sağlamak için buhar kazanlarıyla donatılması, bu fabrikalarda çalışacak bir çok yeni makine ile birlikte birkaç buharlı gemi satın alınmasına rağmen, sorunlar çözülmüş olmuyordu. Buhar makinelerinin yakıtı olan yüksek kalorili taşkömürü sorunu da, kendini dayatıyordu.

Osmanlı’da taşkömürü damarları önce Amasra’da sonrada Ereğli’de fark edilmesine rağmen, onu işleyecek teknoloji ve işgücü ile birlikte teknik eleman sorunu da aşılmalıydı.

Osmanlı İmparatorluğu bütün sorunları aşmakta kararlıydı, çünkü yaşaması buna bağlıydı. Taşkömürü yataklarının ortaya çıktığı Zonguldak Taşkömürü Havzası sorunların en büyüğüne çözüm sağlayacaktı. (10 (10) (Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi Erol Çatma. Birinci Kitap (1840-1865) Sistem Ofset Yayıncılık Ankara 2006. 92-93 (Özet Olarak)
                              
Havza’da Taşkömürü Üretiminin Başlaması

Havza’da kömürün bulunması, üretim acısından Havza’nın, kömür madeni üretimi ile ilk karşılaşması oldu. Havza’da bu iş için kalifiye eleman yoktu.

Türk ve Müslüman çevre halkının kömür madenciliği konusunda deneyimleri olmadığı gibi, bu işe heves duymamaları yüzünden, kısa zamanda maden mıntıkalarına; “Sırbistan’dan, Hırvatistan’dan ve Osmanlı’nın diğer maden bölgelerinden yüzlerce işçi getirildi. Bunlar sefil yaşayışları, inanç ayrılıkları nedeniyle dışlanmışlar, kasabanın uzağında kalan basit kulübe ve barakalarda barınmışlardı.” (11) (11) (Necdet Sakaoğlu. Amasra’nın Üçbin Yılı, Zonguldak Valiliği Yayınları No:2, İstanbul, Aralık 1987 s:139)

Çevre köylerden yan işleri yapacak, küfe ile kömür taşıyacak çocuk işgücü kullanımını teşvik ettiler. 1840 ile 1854 arası rutin şekilde bu çalışma devam etti.

1854 yılında Kırım Savaşı’nın kömür ihtiyacını artırması, kömür havzasının önemini de artırdı. Kömür kazılıp, yüzeye yakın olan damarlar alındıkça, kömür üretimi yeraltına doğru ilerlemeye başladı.
                        
1865 yılına doğru maden ocağı sayısı arttığı gibi işçi sayısında da belirli bir artış gözlemlenmekteydi. 1865 yılına kadar çevre köylerden de maden işçiliğine alışanlar, usta olarak yetişenler de oluyordu.

Maden ocağı ve işçi sayısının artmasına rağmen kömür üretimi, sanayi fabrikalarının, lokomotiflerin, deniz taşımacılığında ve Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nde kullanılan kömürü karşılamıyordu.

Kömür, hayatın her alanında özellikle askeri alanda stratejik, yaşamsal bir öneme sahip olmuştu. Üretimin artırılmasında nakliyat, işgücü ve teknolojik sorun da kendini dayatıyordu. 

Kömür Nakliyatı Ve Önemi

Avrupa’da kömür üretimi başladığı zaman en önemli sorun nakliyat olarak belirlenmiş, bu nedenle, “Bir Gal Malikanesi’nin yöneticisi 1747 yılında “Limandan uzak olan kömürlerin hiçbir değeri yoktur.” (12) (12) (Herbwertt Heaton Avrupa İktisat Tarihi 2. Teori Yayınları. Birinci Baskı: Nisan 1985 Ankara. s:124) Demiş. Çünkü o zaman ki koşullarda nakliyat masrafı üretim masrafını ikiye, hatta üçe katlıyormuş. Kömürün nakliyat maliyeti yüksek olduğu zaman, üretim maliyetine paralel olarak satış fiyatını artırarak kömürün ticari değerini düşürüyordu. Bu nedenle kömür üreticisi diğer ülke veya şirketlerle rekabet edilemediğinden, madenin çalıştırılması zarardan başka bir işe yaramıyordu.

Kömür nakliyatı konusunda Osmanlı çok şanslıydı. Karadeniz’in, Ereğli’den Cide’ye kadar olan sahili kömür doluydu. Sahile en uzak kömürler kuzeyden güneye doğru bir veya iki kilometre mesafede, en yakını da zaten denizin altındaydı. 

Küfeciler kömürü sırtlarıyla ocaktan dışarıya çıkartıyorlardı. Başka yerlerde keçi yolu denilse de bizde katır yolları açıldı. Katırlarla demiryoluna ve ya sahile ulaşan kömür, kayıklarla açıkta bekleyen gemilere ulaşıyordu.

Abdülaziz, yaptırdığı demiryolu projesiyle; “Eskişehir’den ayrılan iki hatla, Kütahya ve Konya’ya, diğer hattı da Adapazarı’ndan Karadeniz’e çıkararak, kömürlerin bulunduğu Karadeniz Ereğlisi'ne ulaşmayı tasarlıyordu.” (13) (13) (Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi Erol Çatma. Birinci Kitap (1840-1865) Sistem Ofset Yayıncılık Ankara 2006. s: 89)

Havza’da karayolu ulaşımının sağlanması için, Kastamonu’dan Bolu’ya, oradan Düzce’ye kadar bir karayolu seferberliği başladı. Cide ve Ereğli arasında kalan bazı uygun kıyılara kömür ve maden direği yükleme iskeleleri yapıldı.

İşgücü Sorunu ve Çözümü

Bütün olumlu gelişmelere rağmen madende çalışan işçilerin sayılarında, Osmanlı İmparatorluğu için gerekli kömürü yeraltında kazıp, yeryüzüne çıkartacak, önce deniz kıyısına, gemilere, tersaneye ve gerekli diğer yerlere ulaştırabilecek işgücü için yeterli bir artış olduğu söylenemezdi.

Bu dönemde Ereğli’de bir Maden-i Hümayun İdaresi kurularak, bir komisyon tarafından 7 Mayıs 1867 tarihinde Dilaver Paşa Nizamnamesi olarak anılan bir nizamname hazırlandı. Bu nizamname Havza’daki 13 ile 50 yaş arasındaki erkek nüfusun zorla çalıştırılmasını sağladı. (14) (14) (Erol Çatma, Asker İşçiler Ceylan yayıncılık: 30. Birinci Baskı: Haziran 1998 İstanbul. Sayfa: 81)

Havza tarihinde günümüzde de guruplu işgücüyle etkisini sürdüren 24 üncü madde; “Ocakta çalışma süresi 12 gündür. Nöbeti gelen gurup işbaşı yapar. İşbaşından ayrılan grupta köylerine giderek ev işlerine ve ekim işlerine bakarlar,” Şeklindedir.

Bu tip çalıştırmanın amacı; İşçiyi toprağından koparmadan madende çalıştırıp, köydeki ailesinin toprak ve hayvancılıkla uğraşmasını sağlayarak, Osmanlı’yı ayakta tutan Aşar ve Ağnam vergisinin alınmasını sağlamaktır. Bunun diğer ve çok önemli bir nedeniyse, maden işçilerinin proleterleşmesini engellemek, topraklarına bağlayarak, zorla boğaz tokluğuna çalıştırılmaya ve baskılara dayanamayan halkın Havza’dan firarını engellemektir.  

Dilaver Paşa Nizamnamesi’nin işgücü sorununa yeterli çözüm bulamadığı çok geçmeden belli olmuştu. Havza’da çalışan mükellef işçilerin geliş gidişlerinde ki ve firarlardan kaynaklanan sorunlar oldukça fazlaydı.

Havza’da belirli miktarda da Avrupa’daki Osmanlıya bağlı uluslardan veya diğer devletlerden gelen kazmacı ustaları ve kalifiye elemanlar vardı. Bunlar maden kültürünün gelişmesinde önemli görevler üstlendiler. Ama yinede yeterli olamıyorlardı. Bu nedenle Havza dışından usta ve amele tedarik edilip çalıştırılacaktır. Trabzon vilayetiyle, komşu sancaklardan madene gelecek amelenin İdare-i Aziziye vapurlarında navlun paralarının kendilerinden talep olunmayarak, havza da çalıştıkları zaman hak ettiği ücretlerinden kesilerek Maden İdaresi’nden ödenmesini sağladılar. (15) (15) (Ö.A: 1877–1880. Sıra Numara: 1) 

Maden-i Hümayun’u Islah Layihası 

1840’lı yıllardan 1870’li yıllara kadar Havza’da kara ulaşımı kısmen çözülmüştü.

Deniz kıyısında müsait olan yerlerde iskeleler ve kömür yükleme olukları yapılarak denizin sakin olduğu zamanlarda yükleme yapılabiliyordu. Ayrıca Deniz ve Tahmil İşçileri ve mavnacıları da Havza’da yeterliliği sağlayabiliyordu. Tabii ki oluklardan ve mavnalardan yapılan yüklemeler için bahar ve yaz ayları ile fırtınasız havalar en uygun koşullardı. Çünkü Karadeniz’in fırtınasına ve azgın dalgalarına yakalandın mı zayiat kaçınılmazdı. Üstelik Ereğli ve Kurucaşile arasında kömür ocaklarına yakın bölgelerde veya olukların olduğu yerlerde korunabilecek doğal bir koy veya girintide yeteri kadar yoktu. Deniz Tahmil İşçileri de fırtınalı havalarda mal ve can kayıplarına uğruyorlardı. Özellikle yelkenli gemiler fırtınalarda yükleme oluklarını veya mıntıkayı terk ederek sığınaklı yerlere kaçıyorlardı. Bu kaçış çok fazla zaman kaybına neden oluyordu. Özellikle buharlı harp gemilerine olağandan çok fazla ve acil kömür yüklenmesi gerektiği anlarda, havanın fırtınalı olması halinde çok büyük riskler yaşanıyordu.

Bu tip yüklemeler kömürün nakliyat fiyatını fazla miktarda artırdığından, Havza’nın kömürü ekonomik açıdan cazibesini kaybediyordu. Özellikle İngiliz Kardif kömürüyle rekabet edilemediği için, kömür satışı dışarıya açılamıyor, havzanın gelişimi gecikiyordu. Bu nedenle Havza’nın genel bir planı, daha açık bir deyimle Havza’nın merkezi olarak tasarlanan Zonguldak kentinin projesi yapılmalıydı.

3 Mart 1877’ Tarihinde Mehmet Paşa tarafından hazırlanan ve Zonguldak Kenti’nin   doğuşunu belirleyen Havza’yı ıslah layihasında:

·         “10’ncu Madde: Kömür indirilen ağızlardan en birincisi, Zonguldak ağzı olup, biraz vakitten sonra ağza liman yapılması lüzumu olduğu görülmektedir.

·         13’üncü Madde: Kozlu ve Kilimli ağızları ortasında bulunan Zonguldak ağzına liman inşaatı halinde, Kozlu ve Kilimli mevkilerinden tünel açılarak bunların kömürünün dahi Zonguldak limanına nakli imkânı olup, bu tünellerin açılmasında pek çok kömür damarına tesadüfle, açılmasına harcanacak para çıkarılacak kömürün parasına denk geleceğinden, hazineden az bir yardım yapılınca, madenci tarafından şirket kurulup yapılmasına müsaade edilecektir.   

·         18’inci Madde: Üzülmez namındaki dağın bir ucu, Zonguldak mevkiine ve diğeri Çatalağzı mahalline mensup olup, Zonguldak demiryolu Çatalağzı’na kadar uzatıldığı takdirde, Çatalağzı’na dahi demiryolu döşenip, söz konusu dağlara da ocak açılmasına kolaylık sağladığı gibi, açılacak ocakların kumpanya teşkiliyle ortak çalıştırılmaları madenciler tarafından olumlu görülmektedir. Bunun biran önce yapılması elzemdir”. (16) (16) (Ö.A.1293–1877–1199) Şekliyle, doğacak olan kentin planı yapılıyordu.

İlk Kentsel Öbekleşmeler

Islah layihasının hazırlanmasından sonra maddi olanaksızlık nedeniyle çalışmalar hemen başlayamamışsa da kentleşmenin ilk nüveleri olan öbekleşmeler Zonguldak, Kozlu ve Kilimli’de kendini göstermeye başlamıştı.

Müslüman olan işçiler maden ocaklarına ve yükleme oluklarına yakın olan bir mahalli cami yapımı için seçip oralarda öbekleşmeyi sağladılar. Bu dönemde kentsel öbekleşmenin gelişimini yapılan camilerden anlayabiliyoruz. 

Zonguldak Camileri

1916 Yılı Bolu Müstakil Salnamesi Zonguldak’taki camileri şu şekilde yansıtmaktadır:  “Merkez kazada üç camii vardır. İkisi çarşı içinde, biri de Terakki Mahallesi’ndedir. Çarşı içindekilerin birine yaptıranın adıyla İsmail Ağa, diğerine Yeni Cami-i Şerif denmektedir. Her ikisinin de oldukça mühim gelirleri vardır.” (17) (17) (Müstakil Bolu Sancağı Salname-i Resmisi. Hicri 1334 Miladi 1916. Hicri 1334. Miladi 1916. Hazırlayan Hamdi Birgören 2008. Bolu Belediyesi Bolu Araştırmalar Merkezi.226) Bu camilerin serüvenleri şöyledir.

Ulu Cami

Sonradan Ulu Cami olarak anılan İsmail Ağa Caminin ilk yapılış öyküsünden bir kesit şu şekildedir: “Faik Bey bu konuda kendisini şu şekilde savunuyordu; “…mezhep ve karakterim ma‘lûm…” olduğu gibi, kilise inşâsına izin vermediğini buna karşı, “Tâife-i İslâmiye” madencilerinden Boşnak İsmail Ağa teşvik edilerek, Zonguldak iskelesine bir cami yapılması amacıyla girişimler yapıldığını ifade etmiştir. (6 Aralık 1865)” (18) (18) (Ereğli Kömür Madenleri (1840–1920) Doktora Tezi Hamdi Genç İstanbul 2007 T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim. s.38)

Yeni Cami

Yeni Cami’nin yapılmasının ilk emri şöyledir: “Zonguldak’ta ahali bağışı ile vücuda getirilecek Cami-i Şerifin uygun görülen arsa üzerine inşasına karşı çıkılmaması ba irade-i seniye Hilafet Penahı beyanı olur. 16 Ekim 1904” (19) (19) ( 321. E.U.M. Numara 50)

Yeni Camii’nin inşa serüveni şöyledir: “Aynı vali birkaç ay sonra, nüfusu kaza olduktan sonra çoğalan ve “mevkiinin en dar” olan Zonguldak’ta cami inşasına uygun görülen tek arsanın Ereğli Maden Hümayun Nezareti’ne ait olduğunu ve nezaret memurlarının zorluk çıkardığını padişaha şikâyet edip Bahriye Nezareti’ne bu konuda talimat verilmesini dilemiştir. (20) (20) (Abdülhamit’in Valileri. Osmanlı Vilayet İdaresi 1895–1908 Abdülhamit Kırmızı. Klasik. 3. Baskı. Nisan 2008.  Osmanlı Araştırmaları 2. s: 116–17)

Yeni Camii’nin yapılması için müsaade edilen arsanın  tespitini; “Zonguldak kazasında ahali bağışıyla yapılacak camii şerifin münasip görülen arsa üzerine inşası Bahriye Nezaret Celilesi’nin emrine göre, camii şerifin Maden İdaresi’nin eski kömür harmanından şimendifer mağazasında kadar, Doğuda Hacı Ahmet Ağa ile Pavlaki Efendi arazisi ve batıda demiryolları güzergâhı ve kuzeyde maden idaresinin ambarı ile sınırlı 1356 metre kare mahallin ayrılması münasiptir. 7 Kasım 1904” (21) (21) (Ö.A.321. E.U.M. Numara 50) Şeklindeki emirden anlıyoruz.

Ulu Cami’nin önünden geçen demiryolu hattı Üzülmez’de ‘Asma Altı’ mahallinden başlayıp Üzülmez vadisini baştan sona geçerek Zonguldak çarşısının doğusundan çarşı içine girip sahildeki Zonguldak Kömür İskelesine kadar uzanmaktadır. Doğal olarak tek kara ulaşımı olan demiryolunun etrafına yapılan binalar nedeniyle demiryolu kenti tam ortasında ikiye bölmüş, bu sokak “Şimendifer Hattı Sokak” olarak anılmaya başlamıştır.

Zamanla gelişen kentin girişinde yeni bir çarşı oluşunca sonradan yapılan caminin ismi “Yeni Cami” çarşı ise “Yeni Çarşı” olarak anılmaya başlamıştır.

Zonguldak şehir merkezi başlangıcı için kulübe ve okul yapılmasıyla ilgili yazılı ilk müsaade; “Komisyon Başkanlığı’na: Zonguldak mevkiinde olan ahali kulübe ve mektep inşa etmek istiyor. Gereğinin bildirilmesi babında. 1 Ağustos 1878” Şeklinde gerçekleşmiştir. (22) (22) (Ö.A:1877–80 – Numara 940)

Üzülmez’de ilk Cami

Diğer bir öbekleşme de Zonguldak limanına gelen en uzun demiryolu hattının başlangıcında kendini gösterdi. Bu öbekleşme kendisini cami olarak ifade etme seviyesine gelince; “Ereğli Şirketi Osmaniyesi Direktörlüğü’ne: Zonguldak kasabasında bazı mevkilerde bulunan ocaklarda müstahdem İslam amelenin ibadet yapabilmeleri için maksada uygun, Üzülmez ocaklarınız civarında münasip bir mevkide 150 metrekare büyüklüğünde bir Cami-i Şerif inşasına müsaade edilmesi babında. 15 Haziran 1906” (23) (23) (Ö.A. 321.E.U.M. numara 50) Yazışma tarihinden sonra cami yapılmaya başlamıştır.  .

Kozlu Cami

Kozlu Cami’de, Kozlu İskelesi’ne İhsaniye tarafından gelen demiryolunun çarşı girişinde inşa edilmiştir. Bu camiinin serüveni şu şekilde anlatılmaktadır: “Ereğli Madeni Hümayun’ un Kozlu Mevkii’nde yeniden inşa edilen caminin imamlığını Ereğlili Mustafa Efendi, Ağustos 1871’de üstlenmiştir. Cami ve imamın masrafları için aylık 300 kuruş tahsis edilmiştir. 27 Ağustos 1871.

Mustafa Efendi’nin 1885’te vefatı üzerine bu görevi Ocak 1895’e kadar Ali Efendi vekâletten gerine getirmiştir. 1895’te Ereğli  kazası naipliği tarafından yapılan imtihanda “…ehliyeti dahi tebeyyün ettiğinden bahisle…” imamlık görevine Ali Efendi’nin tayin edilmesine karar verildi.” (24) (24) (Ereğli Kömür Madenleri (1840–1920) Doktora Tezi Hamdi Genç İstanbul 2007 T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim. s. 81)  Şeklindeki satırlarla, yapılış tarihini ve görev alan imamlarını öğreniyoruz.

Kilimli Cami

Kilimli Camii de Kilimli sahilinde demiryolu kenarında inşa edilmiş yine demiryolunun bitiminde Kilimli Maden Ocakları için yükleme iskelesi bulunmaktadır. Camii’nin inşa serüveni şöyledir:

“Bahriye Nezareti’ne; Kilimli’de bulunan ahali, madenci ve askeri şahane beraberce bir adet Camii Şerif inşa ettirmiş ve bu vesile ile Kozlu Merkez Camii’nde olduğu gibi mevki fırınına 250 kuruş kira tahsis olunarak bunun 100 kuruşu yağ ve mum pahalarıyla camiinin tamiratına 150 kuruşu da dahi imamet hatip ve müezzin ve camii bakıcısına tahsisi ile bila muhatap mahallince tayin ve tayin olunan Hafız Hüseyin Efendi’nin şahsına verilmesi için bir kıta Tezkere-i Ali tanzim edildi.  25 Mayıs 1877” (25) (25)  (Ö.A: 1877-80-1224)

Liman Öncesi Zonguldak

Liman inşa edilmeden bazen Ereğli’ye, bazen Çarşamba nahiyesine bağlı olan Zonguldak mahallesinin görünümü, 1894 ve daha önceki tarihlerdeki kayıtları içeren tapu defterine göre; Zonguldak Şimendifer Hattı Sokağı’nın ve iskelesinin etrafındaki yerleşim şu şekilde belirlenmektedir.

·         Elvan karyesinde Zonguldak mahallesinde sağ tarafında sahipsiz arazi, sol tarafı kömür harmanı, arka tarafı sahipsiz arazi, cephe ciheti kömür harmanı ile sınırlı sarfı mülk barut mağazası…

·         Zonguldak mahallesinde, doğusu barut mağazası, batısı demiryolu, kuzeyi devlet ahırı, güneyi şimendifer mağazası ile sınırlı yeni kömür harmanı…

·         Zonguldak mahallesinde sağ tarafında köprü yolu, sol tarafı dere, arka tarafı makine mağazası, cephesi demir yol ile sınırlı yeni takım mağazası…

·         Zonguldak mahallesinde sağ tarafında sahipsiz arazi sol tarafında demir yol, arkası sahipsiz arazi, cephe tarafı demir yol ile sınırlı, yeni şimendifer mağazası…

·         Çarşamba nahiyesinde Elvan karyesinde Zonguldak mahallesinde sağ tarafında köprü yolu, sol tarafında hamam aralığı, arkası hamam yolu cephe tarafı sahipsiz arazi ile sarfı mülk eski döküm hane, çamaşırhane…

·         Zonguldak mahallesinde sağ tarafında sahipsiz arazi, köprü yolu, sol tarafı takım mağazası, arkası dere, cephe tarafı demir yol ile sınırlı yeni sarf-ı mülk kok fırını, makine mağazası…            

·         Elvan karyesinde Zonguldak mahallesinde sağ tarafı kömür harmanı, sol tarafı ve  arkası Civari’nin tarlası, cephe tarafı demir yol ile sınırlı ambar ve ahır…

·         Zonguldak mahallesinde sağ, sol ve arkası sahipsiz arazi, cephe tarafı çamaşırhane aralığı ile sınırlı sarfı mülk hamam…

·         Zonguldak mahallesinde sağ tarafında İdare-i Askeriye Dairesi, sol tarafında yol, arka tarafı yol, cephe tarafı demir yol ile sınırlı kullanılmamış yeni bina ekmek fırını… 

·         Zonguldak mahallesinde, sağ tarafında demiryolu, sol tarafında yol, arka tarafında miri fırını, cephe ciheti yol ile sınırlı idare-i askeriye dairesi ve bahçe…

·         Zonguldak mahallesinde sağ tarafı kok harmanı, sol tarafı demir yolu, arka tarafı demir yol, cephe ciheti kok fırını harmanı ile kok fırını… 

·         Zonguldak mahallesinde sağ tarafında köprü yolu, sol tarafında Acılık şimendifer hattı, arka tarafında kışla meydanı, cephe tarafı kışla meydancığı ile sınırlı kullanılmamış, yeni asker kışlası ve hastane ve demirhane ve mutfak… (26) (26) (Ö.A: Ereğli Mebani ve Emriyenin Senedat-ı Hakaniyelerinin Kayıt Defteri)  

Kent içinde maden üretimiyle ilgili bütün tesisler ve diğer kent binaları kentin tam ortasından geçen demiryolunun iki tarafına konuşlanarak, bir maden kenti oluşumunun göstergesi olmuştur. Bu konum limanın inşasından sonra, limanlı bir maden kenti veya limanı da olan bir sanayi[3] kentine dönüşecektir.

Zonguldak kent merkezi konusunda en karmaşık konu kömür üretiminden önce merkezde veya merkeze yakın yerlerde köy veya insan kümeleşmesinin olup olmadığıdır. Bazı yayınlarda çevre köylerin Der Saadete odun, gemi imalatı için kereste gönderdiklerinden bu işle ilgili iskeleden ve hızarlardan bahsedilmektedir.

Üzülmez ve Çaydamar deresinin denizle buluştuğu yerler barınak için müsait olduğu gibi, dere boylarındaki geniş arazilerde, tarım ve ya bostancılığın yapılmadığı söylenemez.

Zonguldak, 1850 yılında Çarşamba Nahiyesine bağlı olup yakın köylerin, denizle bağlantısı Zonguldak iskelesidir.(27) (27) (Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi Erol Çatma. Birinci Kitap (1840–1865) Sistem Ofset Yayıncılık Ankara 2006.s: 96–97)

Zonguldak Limanı'nın İnşası ve Kentleşmenin Hızlanması

Bizim kentimizin öncesi yoktur. Her ne kadar çevresinde ufak köy yerleşimleri varsa da bizim kentimiz bunlardan bağımsız olarak çok kısa zamanda limanın yapılmasıyla, kömür havzasının nakliyat ve idare merkezi konumuna geldiği için gelişmiştir.

Zonguldak'a liman yapılması ve işletilmesi için Yanko Bey’e 42 sene süreyle verilen sözleşmeyle liman inşasına fiilen başlanır. Limanın temel atma töreni 7 Mart 1894 tarihinde yapılır.(28) (28) (Tülay Duran, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tarihi Deniz Arşivi, Defter Numara: 765, Sayfa Numara: 43)  

Liman yapımı devam ettirildiği sırada çıkan fırtına sonucu limanın hasara uğraması üzerine dokuz ay ek süre verilmiş ve bu süre içerisinde limanın yarısı tamamlanmıştır. Bahriye Nezareti tarafından gönderilen bir heyet tarafından 2 Aralık 1896 tarihinde limanın geçici kabul muamelesi yapılmıştır. Bir yıl sonra şirket tarafından limanın tamamlandığı belirtilerek kesin kabul işleminin yapılması istenmiş, ancak mukaveleye uygun olarak tamamlanmadığı gerekçesiyle istek kabul edilmedi. Tülay Duran’ın açılış törenine dair verdiği tarih, 6 Aralık 1896’dır. 27 Eylül 1897 tarihinde de Zonguldak liman feneri yapılır.” (29) (29) (Tülay Duran, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tarihi Deniz Arşivi. Defter Numara: 993, Sayfa Numara: 26 )

Tülay Turan; 1 Mart 1899 tarihinde,“Ereğli Limanı’nın benzeri görülmemiş bir fırtına sebebiyle hasara uğraması.” şeklinde belirleme yapıyor. (30 (30) (Tülay Duran, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tarihi Deniz Arşivi, Defter Numara:1148. Sayfa No: 32)  Bu gelişme şirketi malî açıdan oldukça sarsmış ama limanın inşasına devam edilip, 1902 senesinde liman kesin olarak tamamlanmıştır.

Limanın büyüklüğü şöyle anlatılıyor; “Kasabanın sahilinde tabii bir koy mevcut olmadığı için nihayet 7- 8 vapur ancak alabilecek hacimdeki limanın rıhtım duvarı, fenerin altındaki kayalar tutturularak inşaata başlanmış ve bu suretle pek küçük bir liman vücuda getirilmiştir. Limanın inşasında bütün ihtiyaç düşünülmeyerek, yalnız kömür nakliyatını kolaylaştıracak derecede küçük limanla yetinilmiştir.” (31)  

İlk göze çarpan değişim Üzülmez’de ‘Asma Altı’ndan başlayıp kent merkezini boydan boya geçen şimendifer hattının iki tarafıyla, limana bakan Mithat Paşa Mahallesi’nin sırtlarında başladı.

1894 Tarihli Kastamonu Salnamesi’nde liman inşasının başlamasından iki yıl sonra kent görünümü şu şekilde anlatılmaktadır:

“Sahili Bahri Siyah[4]’ta Zonguldak namı ile bir mevki vardır ki, bunun içinde bir çarşı ve Maden-i Hümayun İdaresi mevcut olup, geçen seneden beri tarafı hükümetten, emri muhafazası Çarşamba Müdüriyeti ile mahalde ikame edilen dört nefer zaptiye ile 1 polis memuruna ihale olunmuştur ki; burası eskiden beri yalnız kömür madenleri imalat ve ihracatına mahsus bir iskele olduğu halde, 2 sene evvel inşasına başlanarak bu kere inşaatı bitmiş olan liman rıhtım ameliyatı, münasebetiyle ehemmiyeti artmış ve limanın genel nakliyattan, ayrıca kömür ihracat ve nakliyatından dolayı umumu kazaya ve hem civar bulunan Çarşamba, Yılanlıca ve Hisarönü ahalisine fevkalade fayda sağlayacağı açıktır. Kazanın civarında Alacaağzı, Kireçlik, Kozlu, Zonguldak, Kilimli, Çatalağzı mevkilerinde gayet zengin uçsuz bucaksız kömür madenleri olup, ihracatı memleket şahanenin ihtiyacına yetecek derecededir. Bunlardan başka, Kozlu mevkiinde yeni inşa olunan fabrika vasıtasıyla dahi kömürden tuğla, zift, nafta imal edilmekte olup, günden güne büyüdüğü görülmektedir.” (32) (32) (Kastamonu Vilayeti Salnamesi 1894)

Yukarıdaki anlatıdan iki yıl sonra da Zonguldak mevkii için şu değerlendirme yapılır:

“Yukarıda sayılan kömür ocakları mevkilerinden en ehemmiyetlisi Zonguldak mevki olup fırtınalı havalarda yelken gemileriyle vapurların oralardan kömür almaları, barınmaları mümkün olmadığından geçen sene 320 metre uzunluğunda bir limanın inşasına başlanmış ve bu sene bitirilmiş, bu limanın maden ihracatınca bir kat daha artış sağlayacağından bayındırlık inşaatlarının en önemlilerinden kabul edilmiştir.” (33) (33) (1896 Kastamonu Salnamesi)

Zonguldak’taki nüfus öbekleşmesinin kentleşmeye dönüşmesi 1898 yılında şu satırlarla ifade edilmektedir:

“Maden Nezaretine; Ereğli Osmanlı Şirketi tarafından inşa olunan binalar şirketin liman, ocaklar, şimendifer memuru ve amelenin ihtiyacına yeterli olarak  yapılmış, gerek liman üzerinde ve gerek  ocaklar civarında bulunan baraka usulündeki hanelerin ekseriyetinde ikişer ve üçer aile iskan ettirilmiştir.

Binaların tümünün nizamnameye göre inşa oldukları Nezarete bildirildiği gibi, Zonguldak mevkii birkaç haneden ibaret küçük bir köyceğiz olduğundan aileleriyle beraber olan şirket memuriyeti, ustabaşları ve amelelerin iskanına mahsus yeteri kadar hane bulunmadığından bazı mahallerde bina inşaatına mecbur kalınmış, bu binalar dahilinde başka bir bina bulunmadığı tahkik olunmuştur. 8 Ağustos 1898” (34) (34) (Ö.A. Numara 10. )

Zonguldak’ta Karantina ve Liman Dairesinin Kurulması

Limanın inşasından sonra en önemli sorun limanı işletecek bir sistemin ve idari yapılanmanın olması, diğeri ise karantina ve gümrük binasının yapılmasıdır.

22 Eylül 1898 tarihinde bu sorunun çözümü şu şekilde anlatılmaktadır:

“Kozlu ve Zonguldak iskelelerinin öneminin artmasıyla birer liman ve karantina idareleri yapılması için gelen emir üzerine, Zonguldak’ta bir karantina idaresi tesis olunmuşsa da, liman dairesi henüz teşkil edilemediğinden liman gelirinin düşmesiyle Çatalağzı’ndan, Kandilli burnuna kadar dahil olmak üzere “Zonguldak ve Kozlu Liman Reisliği” unvanı ile liman dairesi ve reisliğinin kurulması babında. 22 Eylül 1898” (35) (35) (Ö.A: 314 Defteri. No: 148)

Zonguldak hızlı gelişimi ile 19.8.1899 tarihinde ilçe merkezi oldu. (36) (36) (Karaelmas Ülkesi Zonguldak Yazanlar. Melahat Türk, Rasim Türk. Yelken Matbaası. İstanbul–1982 s:14)

Bir kentte olması gereken bazı kamu binalarının yapılış tarihi yazışmalara göre şu şekildedir:
 
Eski Kışlanın yıkılarak Yeni Kışlanın İnşası

Sonradan Yüksek Maden ve Mühendis Mektebi olacak olan binanın inşası kronolojik[5] sıraya göre  şu şekilde gerçekleşmiştir. 

Maden Hümayun’un Zonguldak mevkiine ait eski kışlanın harap bulunması nedeniyle yeni kışlanın inşaatı ve eski kışladan çıkacak tahtaların askeriyede odun olarak kullanılması ve taş kısımlarının dahi yeni kışlada kullanılmak üzere mahallinde muhafaza altına alınması babında. 26 Haziran 1905 (37) (37) (Ö.A. Kontratlar Defteri. Numara 55)

Zonguldak Hamamı

Komisyon Riyasetinin iş bu tahriratında Zonguldak ta ki miri hamamının yeniden inşası için emir verilmesi üzere harita, mazbata ve hesap pusulası gönderildiği bildirilmekle muhasebeye tebliğ kılındı. 4 Eylül 1905 (38) (38) (Ö.A. 321.E.U.M. s:37. Numara:83)


İlk Karakol Binası, Polis ve Jandarmanın Artırılması

Kazanın sahilinde ve gereken mevkilerinde karakol meydana getirilerek buralarda birer nefer polis, iki nefer jandarma ve bunlara kılavuzluk yapacak reji konulması ser kethüdalığa buyrulan emir üzerine Kozlu mevkiinde karakola ihtiyaç bulunduğundan bu mevkide olan binadan münasip bir dairenin Zonguldak kaymakamlığına bildirilmesiyle binanın madene ayrılması babında 25 Mart 1906. (39) (39) (Ö.A: 321.E.U.M. s:37)

 

Hükümet Binasının Yenilenmesi

17 Ağustos 1906 tarihinde Ereğli Şirketi Osmaniyesi’nin askeri kışla olarak yapıp teslim etmiş olduğu binanın büyük olması nedeniyle hükümet konağı olarak kullanılması daha uygun görülerek hükümet dairesi olarak kullanılmasına karar verilir. (40) (40) (Ö.A. 321.E.U.M Numara: 216)

Maden Mühendisi  Hüsrev Güleman 1911 yılında gördüğü Zonguldak’ı şu şekilde anlatmaktadır:

“1327 senesi yani milâdî 1911 de İstanbul'dan bindiğim vapur, güzel bir yaz sabahı Zonguldak önüne vardı. Zonguldak dar, geniş bir takım vadilerle yekdiğerinden ayrılmış görünen yemyeşil dağ yamaçlarına serpilmiş küçük küçük meskenleriyle uzaktan cidden göz aldatıcı ve resim gibiydi. Yalnız Balkaya’yla Soğuksu vadisi arasındaki yerler şimdiki gibi mamur olmayıp, bomboş kalmış taşlık ve çalılıklardan ibaretti. Sahilde direk harmanı olarak kullanılan pis bir kumluk arkasında Ereğli Şirketi’nin eski kok fırınlarıyla çalışan lavvarları görünüyordu.

Limanda nihayetlenen Üzülmez demiryolu güzergâhı, kasabanın yegâne ana caddesini teşkil eder gibi görünüyordu.

Deniz tarafında Ereğli Şirketi’nin idare merkezinden başka enteresan hiç bir bina yoktu. Caddenin kara tarafındaysa limandan itibaren sakin manzaralı beş, on kulübe ve salaş[6] ile aralarında bazen döküntü gibi görülen ufak, tefek bir takım ahşap veya kagir yapılar göze batıyordu. (41) (41) (A. Hüsrev Güleman. Madencilik Hayatımdan Birkaç Hatıra. MTA Enstitüsü Mecmuası 1938 sayı:14)

 Bolu livasına bağlı bir kaza olan Zonguldak 1920 senesi sonlarında Bolu’dan ayrılarak Ereğli, Devrek ve Bartın kazalarını ihtiva eden müstakil bir liva haline getirilmiştir. Zonguldak 7, Ereğli, 11, Bartın 2 nahiyeye ait 227 kariye, Devrek iki nahiye dâhilinde 128 kariye ihtiva eder. (42) (42) (Zonguldak Sancağı Abdullah Cemal. Ankara Büyük Millet Meclisi. Türkiye’nin Sıhhi İçtimai Coğrafyası 1922–1338 Ankara: Ogün Matbaası )

13.5.1920 tarihinde Mutasarrıflık kaldırılınca 14.5.1924 tarihinde il merkezi ve çevresiyle birlikte Zonguldak il oldu. (43) (43) (Karaelmas Ülkesi Zonguldak Yazanlar. Melahat Türk, Rasim Türk. Yelken Matbaası. İstanbul–1982. s:14)

 

Amale Hastanesinin İnşası

Havza’da sadece Fransızların 15 yataklı küçük bir hastanesinden başka bir sağlık kuruluşu yoktu. Türkiye Büyük Millet Meclisi maden işçisinin perişan durumunu göz önünde bulundurarak, Nisan 1922’ de Zonguldak’a bir Amale Hastanesi yapma kararı alır ve Amale Hastanesi 55 yataklı olarak tasarlanır ve projesi “Mimar Muallim Kemalettin Bey” tarafından çizilir. (44) (44) (Zonguldak Sancağı Abdullah Cemal Ankara Büyük Millet Meclisi. Türkiye’nin Sıhhi İçtimai Coğrafyası 1922. Ankara: Ogün Matbaası )

İnşaat süratle yapılmaya başlanır. Hastaneyi ve şehri birbirine bağlayacak yol için 16 Ağustos 1922 tarihinde bütün şirket ve ocaklar ikişer tane işçi istihdam ederler, Eylül ayının sonlarına doğru hastane yolu bitirilir.(45) (45) (Ö.A: Ankara Büyük Millet Meclisi’yle Yazışma Defteri.)

Nahit  Sırrı Örik, 1928 yılında “Resimli Hikaye” de yayınladığı “ İki Rakibe “ isimli öyküsünde hastaneyi; “Bu Hükümet Hastanesi, İstanbul’dan gelen vapurlar limana girince sağa düşen yemyeşil bir tepe üzerinde beyaz bir binadır; uzaktan insana, Büyükada ve Heybeli’deki  tepelerde yapılmış Rum mekteplerini hatırlatır” (46) (46) (Eve Düşen Yıldırım. Hikayeler 3. Nahid Sırrı Örik. M.Kayahan Özgül – Vahide Bilgi. Oğlak. Birinci Baskı. Nisan 1998 s:155) Cümleleriyle tanıtır.
                              
Zonguldak Yüksek Maden Mühendis Mektebi’nin İnşası

1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde artan mühendis ve teknik eleman ihtiyacı için eski kışlanın tamiriyle “Zonguldak Yüksek Maden Mühendis Mektebi”nin inşasına karar verilir. Mektep madencilerinde katkılarıyla kısa zamanda  hazırlanarak Zonguldak’ta 20 Ekim 1924 tarihinde İktisat Vekâletine bağlı olarak Zonguldak Yüksek Maden Mühendis Mektebi açılır.

Güzel bir mimari eser olarak 1924 yılından yapılan eski Zonguldak Hükümet Binası, Halkevi Binası, Amele Birliği Hastanesi, Mehmet Çelikel Lisesi bu dönemde yapılan Cumhuriyet devri imajını yansıtan binalardır.

Sonraki yıllarda Zonguldak maden kentinin eksiklerinin tamamlanması için birçok yatırımlar, sosyal ve sanayi tesisleri, eğitim kurumları yapılmıştır.
                            

Zonguldak demiryoluyla Ankara’ya bağlanmış, Havzadaki yabancı ve yerli sermayeye bağlı bütün ocaklar devletleştirilerek Ereğli Kömürleri İşletmesi adıyla büyük bir işletmeye dönüşmüştür. Bu işletme Havzanın her tarafında işçiye ve onların ailelerine yönelik bir çok sosyal politikanın yerleşmesine neden olmuştur.

1939 Yılında başlayan 2. Dünya savaşı süresince ‘Milli Koruma Kanunu’ ismindeki zorla çalıştırma yasasıyla, işçi sayısı artmış buna ve diğer etmenlere bağlı olarak 1950 deki Sosyal sigortalar uygulamasının etkisiyle kentin nüfus yapısı oldukça hızlı şekilde büyümüş sosyal yapısında büyük değişiklikler olmuştur.

                                  

 Göçün Artması ve Gecekondulaşma

Zonguldak madenlerinde çalışan işçiler 1923 -1939 yılları arasında maden ocaklarına gönüllülük temelinde çalışmaya geliyor, bir süre çalıştıktan sonrada köyüne dönebiliyordu.

 Özellikle ziraat aylarında ve hasat zamanı çevre köylerden gelen işçiler olağandan fazla azalıyordu. Madenlerde çalışan işçi sayısı Türkiye Cumhuriyeti’nin gittikçe artan kömür ihtiyacını zar-zor karşılar bir durumdaydı.

İktisat Vekaleti’[7]nin yaptığı hesaplar Türkiye Cumhuriyeti için 2,5 Milyon ton kömür üretimini zorunlu kılıyordu.

Bu dönemde özel sözleşmelerle madenlerde mahkumları[8] da çalıştırdılarsa da istenilen kömür üretimine yinede ulaşamadılar.” (Daha Fazla bilgi

1.9.1939 Tarihinde İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, kömür ihtiyacı artırdığı gibi, oldukça fazla bir kömür stoku da gerekiyordu.

Devlet önce madende çalışanları askerlikten muaf tutarak işgücünü gönüllülük temelinde artırmaya çalıştı. İstediği sonucu alamayınca 26 Şubat 1940 günlü ve  2/12899 sayılı kararnameyle ücretli iş mükellefiyeti tesis olundu, “Çalışma Mükellefiyeti” adıyla “zorla çalıştırma” yöntemini uyguladı. Bu mükellefiyet uygulaması, Dilaver Paşa Mükellefiyeti gibi gaddar ve acımasızdı. (47) (47) (Erol Çatma Asker İşçiler. Araştırma İnceleme: 4. Ceylan Yayıncılık. Haziran 1998. İstanbul s: 124)

Ardından 3857 no. lu kararın birinci maddesine dayanarak 1. 12. 1940 tarihinde Ereğli Havzası’ndaki bütün ocaklara el koydu ve devletleştirdi.

Milli Koruma Kanunu etkisini hemen gösterdi. Havza’da 2. 3. 1940 tarihinde 15.687 olan işçi sayısı, 27. 3. 1940 tarihinde 19. 359’a yükseldi. Ama yinede sorun çözülmedi ağır çalışma koşulları işçiler üzerinde ağır baskılara neden olunca iş yerlerinden firarlar başladı.

Havza’da sayıları her gün artan firarlarda yakalananlara verilen cezalar caydırıcılık vasfını yitirdiği gibi firarların artmasına da neden oluyordu. Verilen cezalar yeterli gelmeyince,  Trakya hududuna ücretsiz olarak çalışmaya gönderilmek üzere “Tahkimat Alayları” kuruldu. Yani sürgün cezaları da uygulandı. İşçi kırk satırla - kırk katır arasında tercihe zorlandı.

Yukarıdaki bölümde Kadri Yersel’in söylediği: “Devlet, işçi üzerine bir zor düzeni getirmişti. Ama ücret tarafını işverenin insafına bırakmıştı. Zor uygulamasının bütün çirkinlikleri baş gösterdi.” Sözleri havzadaki uygulamaların vahametini açıklamaya yetiyordu.

1942 yılında Havzadaki işçi sayısı 21. 166’ya, 1943 yılında 25. 915’e, 1944 yılında 27. 598’e 1945’de 28. 921’e, 1946’da 27. 297’ye, 1947’de 25. 954’e yükseldi.

1946 dan sonra sönümlemeye başlayan uygulamalardan sonra, 1950 yılında Sosyal Sigortalar Kurumunun kurulmasıyla ve diğer bazı özendirici tedbirlerle, 1953 yılında işçi sayısı 27. 810’a, 1954’de 30. 519’a,  955’de 31. 152’ ye çıktı. 1956 ve 1957 yıllarında Havza’nın her bölgesinde yapılan işçi siteleri 1958 de işçi sayısını 36,088’e, 1960 yılında 37.977’ ye çıkardı. (48) (48) (Zonguldak Dünü, Bugünü ve Yarını Bölge Ekonomisi Araştırmasının Sonuçları BİAR AŞ. 22. Haziran 1986. Ankara)

Bütün bu dönemin başından sonuna kadar da Zonguldak kent nüfusu 1940 yılında 27. 972’yken, 1950 ‘de 35. 631’e, 1955’de 48. 000’e ulaşmış, 1960’da 54. 010, 1965’de ise 60. 865’e yükselmiştir. (49) (49) (Zonguldak 1967 İl Yıllığı)

 Doğal olarak bu kadar hızlı miktarda artan nüfusa yeterli miktarda konut sağlanabilmesi içinde planlı bir kentleşme gerekmektedir.

Planlı bir kentleşmenin istenilse dahi yapılabilmesi imkansız gibiydi. Çükü; Zonguldak kentinin zorunlu olarak oluştuğu alan, şehir ve çarşısı altı tepe sırası üzerine oturmuştur. Çarşı, Zonguldak deresinin ağzındaki düzlükte kurulmuştur. Yerey şekli arızalı ve kısmen de dağlıktır. Mahalleleri tepelerin yamaçlarına serpilmiştir. Şehir çarşı içinde başlar ve  basamaklar halinde tepelere doğru yükselir: Ana caddeleri hariç, ara sokakların çoğunu merdivenler oluşturur. Kısmen dağlık olan bu şehir 10 ile 510 metre arasında değişen bir engebeliğe yayılmıştır.” (50) (50) (Karaelmas Ülkesi Zonguldak. Melahat Türk - Rasim Türk. s: 13. Yelken Matbaası İstanbul. 1982)

Planlı kentleşmenin yapılabilmesi için engel sadece bozuk ve dar olan yerey alan değildir, iki ana sorun daha vardır. Bunlardan birincisi, kent alanın tamamının kömür damarlarının üzerinde olması, ikincisiyse Osmanlı dönemi düzenlemelerinden kalma mülkiyet sorunudur.  Kömür damarları ve mülkiyet sorunları iç içe geçmiştir.

“Zonguldak’ın büyük bir bölümü, 1910 tarihli 289 sayılı Tezkere-i Samiye’yle hazine mülkiyetine geçirilmiştir.  1940’ yılında bütün ocaklar 3867 sayılı kanun hükümlerine göre Ereğli Kömürleri İşletmesi adına satın alınmış ya da istimlak edilmiştir.  

Kentsel yerleşim alanlarının kanunlarla kısıtlanmış olması, hazine ve belediye arazileri üzerinde gecekondu yapımını kaçınılmaz kılmıştır.

Zonguldak’taki toplam meskenlerin % 50 sini, Kilimli de % 45 ini, Çatalağzı’nda % 70’ini Kozluda % 40’ını gecekondular meydana getirmiştir.

1960’lı yılların başında EKİ’nin yaptığı sosyal konutlar kısmen de olsa  gecekondulaşma oranını azaltmıştır.

 “E.K.İ’nin hizmet evleri sayısı ve bu evleri kullananların durumu şöyledir:

 

Bölgeler
Bina Sa.
Daire Sa.
Memur
İşçi
Toplam
Merkez
198
521
318
203
521
Üzülmez
314
694
162
532
694
Karadon
241
476
 
 
476
Gelik
77
200
 
 
200
Kilimli
103
213
 
 
213
Kozlu
236
522
133
389
522
Armutçuk
212
445
124
321
445
Toplam
1.371
3.071
914
2.155
3.071

 

Konut sitelerinin 2’si şehrin içinde olup, öteki 7 site 1-2 km. uzaklıkta 3 ayrı yönde yayılmıştır.” (51) (51) (Zonguldak 1967 İl Yıllığı. Ajans-Türk Matbaacılık Sanayi. Ankara. s:251)

Yapılan E.K.İ lojmanları bir kat olarak, tasmana dayanıklı yapıldı. Çünkü altındaki kömürün alınmasına kolaylık sağladılar. Site’ye yapılan kooperatif evleri de tek katlı yapıldı. Sağlıksız konut yapımı 1960’lı yıllarda yapı kooperatiflerinin oluşmasıyla başladı. Çok sayıda yapı kooperatifleri SSK destekli faaliyet gösterdi. Bir döneme geldi, her nasılsa kömür  damarları üzerinde dahi kooperatif binaları yükselmeye başladı. Tabii ki o dönemde EKİ Ağaları ve Sendika Ağaları’nın yanına bir de Kooperatif Ağaları türedi.

1967 İl yıllığına göre gecekonduda oturan nüfus oranı şöyledir:

Şehirler
Konut
Sayısı
Geceko.
Sayısı
Oran
Nüfus
Geceko.
Nüfusu
Oran
Zonguldak
12.000
6.000
%50
60.000
28.000
% 47
Kozlu
3.000
1.000
%33
18.000
4.000
% 22
Kilimli
1.800
500
%28
21.000
2.000
% 10
Çatalağzı
2.000
200
%10
8.000
1.000
% 10
Karabük
9.500
4.500
%47
47.000
15.000
%30
Ereğli
4.000
64
% 2
18.000
248
% 0.1
Toplam
32.300
12.264
 
172.000
52.248
 

 

Merkezde gecekondu olmayan mahalleler çok azdır. Bunlar, Yayla ve Meşrutiyet mahalleleridir. Geri kalan sekiz mahallede gecekondu sayısı yüksektir. Buralardaki  nüfusun çoğunluğunu E.K.İ. işçileri teşkil etmektedir. Özellikle Dilaver Mahallesi ile Üzülmez Deresi’nin iki yanı gecekondu bölgesidir. Zonguldak’ta gecekonduların çoğu, hazine arazileri üzerine yapılmıştır. (52) (52) (Zonguldak 1967 İl Yıllığı. Ajans -Türk Matbaacılık Sanayi. Ankara. s:253)

EKİ’nin 1967’de olan  33.545 olan işçi sayısı 1977 yılında 42.784 de yükselmiş, buna bağlı olarak Zonguldak’ın aldığı göçle gecekondulaşma hızla büyümüştür. Bu büyümenin asıl nedeni EKİ işletmesinin daha önce yapmış olduğu sosyal konutlara ilave sosyal konut yapmaması olduğu gibi iktidardaki partiler oy kaygılarıyla birlikte gecekonduyu meşrulaştırmışlardır.

1980 yılına gelindiğinde Zonguldak merkezinin nüfusu 109.044 kişiye ulaşmıştır. Hemen sınır olan Kilimli 34.353’e Kozlu 32.121’e ulaşmıştır.

E.K.İ üretim alanı içinde kalan ve Milli Emlak’a bağlı olan arazilerin metalaşmaya başlamasıyla, 12 Eylül 1980 sonrası tapu sorununu çözmek bahanesiyle, ismi TTK’ ya dönüşen E.K.İ’nin maden işleme sahalarının daraltılması gündeme geldi.

Bu konuyla ilgili 2981 sayılı ve 3303 sayılı kanunlar yürürlüğe girdi, bu kanun:                     

“Milyonlarca vatandaşın biran önce tapusuna kavuşmasının temini için, idaremize düşen görevlerin eksiksiz olarak, zamanında yerine getirilmesi…” Şeklindeydi.

 Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle, gecekondu mahallelerindeki konutlar sadece tapu tahsis belgeleriyle kaldılar. Zonguldak’taki elit tabakanın bir çok arazisi tescillendi veya imara açıldı. Hunharca, plansız programsız bir arazi talanı ve kıyımı başladı.

Ve artık kent yoruldu. Yer küre isyan etmeye başladı. Zaman zaman tasmanla,[9] karstik[10] boşlukların çökmesiyle, bazen de heyelanlarla kendini hatırlatan yer kürenin yorgunluk emareleri görünmezden ve duyulmazdan geldi. Kentin üstü yüklendikçe yüklendi. Geçmişte her hangi bir tehlikeye maruz kalınmasın diye birer ikişer katlı yapılan konutlar yıkılarak yerlerine 8-10 katlı apartmanlar yapıldı, kent bir beton yığını haline getirildi. Halan daha yeraltından gelen isyanlar, ikazlar ve felaket emarelerine karşı kayıtsız kalınmaktadır. 


Zonguldak Kentinde Sosyal Yapı

 

 

Şehir dediğin insandan gayrı ne ola ki?

 

 

Eğitim ve Nüfus 

1905 Kastamonu salnamesinde Zonguldak’taki eğitim durumu şu şekilde anlatılmaktadır:

İptida-i[11]Okulu

 
Adet
Talebe
Muallim
İslam İptida-i
  1
  30
1
Rum İptida-i
  1
  20
1
Kız İptida-i
  1
   30
Muallime 2
Fransız Erkek İptida-i
  1
   25      
2
Fransız Kız İptida-i
  1
   20
1

 

Zonguldak merkez kasabasında, devlete ait binalar, hayır binaları, Bahriyeye ait daireler, Maden-i Hümayun Dairesi, hükümet binası, telgraf ve postane, bir cami- i şerif, iki kilise ve bir hastane mevcuttur.

Sivile ait sair binalarda ise; 25 hane, 3 han, 120 dükkan, 5 otel, 4 fabrikadır.

1916 yılında ise Kastamonu salnamesi Zonguldak Kenti’ni şu şekilde anlatıyor.

Zonguldak ve Kozlu kasabalarında Rum cemaatine mahsus iptida-i derecesinde erkek ve kızlara ait mektepler olmakla beraber Fransızca okutulur. İptida-i derecesinde birde Fransız mektebi vardır.

1924 Yılında Mithat Paşa İlk Okulu içinde bir ortaokul açılmış, 1935 yılında Gazi İlk Okulu, 1944 yılında Ticaret Ortaokulu açılıp 1947 yılında liseye dönüştürülmüştür. Erkek ve kız olmak üzere iki sanat enstitüsü açılmıştır. 1957 yılında eski belediye binasına ikinci bir ortaokul açılmıştır.

1924 yılında maden mühendis mektebi açılmasına rağmen bu okul kapatılarak yerine Maden Meslek ve Başçavuşları Okulu açılmıştır. Bu okul 1949 yılında liseden üstün seviyede Maden Teknik Okulu haline getirilmiştir.

1957-58 yılında Ereğli Kömürleri İşletmesi’nin yaptırdığı binada açılan kolej 1959-1960 öğretim yılında maarife devredilmiştir. 1962 yılında Zonguldak Kız Öğretmen Okulu da eğitime başlamıştır. (53) (53) (Karaelmas Diyarımız. Zonguldak Vilayeti. M. Şavran. Teziş  Matbaası 1958 Zonguldak)

 

Zonguldak Kentinde Nüfus

1918 Nüfus sayımına göre Zonguldak Kazasının nüfusu aşağıdaki tablodaki gibidir.

Kazalar
Türk/Müslüman
Rum
Ermeni
Yekün
Erkek
Kız
Erkek
Kız
Erkek
Kız
 
Zonguldak
15330
13007
680
420
400
356
30193
Ereğli
21036
19521
530
470
25
102
41794
Bartın
39880
34094
210
126
265
115
74800
Devrek
26118
27052
250
155
300
374
54249
Yek/ Um.
1023 64
93674
1670
1171
990
947
201036

 

 

 

 


1918 Senesi Livanın umumi nüfusunun lisanı Türkçedir. Yalnız merkezde mevcut olan Hıristiyanların yeni mekteplerde yetişenleri Rumca ve Ermenice öğrenmeye çalışıyorlarsa da  Hıristiyanların geneli Türkçeden başka lisan bilmezler. (54) (54) (Zonguldak Sancağı Abdullah Cemal) Büyük Millet Meclisi. Türkiye’nin Sıhhi İçtimai Coğrafyası 1922–1338 Ankara: Ogün Matbaası)

Cumhuriyet döneminde genel nüfus sayımlarına göre Zonguldak İl nüfusu şu şekilde gelişmiştir: 1927’de: 29890. 1935’de: 322108. 1945’de: 383482. 1950’de: 426684. 1955’de: 491147. 1960’da: 569059. 1965’de: 649901. 1970’de: 743654. 1975’de: 829204. 1980’de: 972856 dır. 1980 yılı sayımında Zonguldak il merkezi nüfusu 109044 dür.

Zonguldak Kentinde Sosyal Yaşam ve Kastlaşma[12]

Zonguldak’ta kent öbekleşmesine neden olan iskele ve buraya bağlı demiryolu büyük boyutta nakliyat yapılan bir iş yeri konumundadır. Bu nedenle istihdam ettiği iş gücüde oldukça fazladır. Deniz işçileri, mavnacı, kayıkçı, demiryolu işçileri, kömür çeken kiracı, yazıcı, kantarcı, yükleme işçisi, bir çok ustabaşı, sanatkarlar, yönetici asker ve sivil kadro, asker ve sivil müstahdem sayıları en fazla olanlardı.

Maden ocaklarında daimi çalışanlar; Genellikle çalıştıkları ocaklara yakın, üstlerini tahta ve tenekelerle kapattıkları kulübelerini inşa ettiler. Kendi köylüleriyle ve akrabalarıyla dayanışma içinde olmak için bir arada ikâmet etmeğe çalışmışlar, böylelikle yığınsallaşmışlar gelenek ve göreneklerini de muhafaza ederek kendilerine özgü, genellikle geldikleri mıntıkanın isimlerini verdikleri “Teneke Mahalleleri”[13] oluşturmuşlar, zamanla da kentin ve mahallerin gecekondulaşmayla[14] büyüyerek birleşmesiyle literatürde “Kıyı Bölge[15]” olarak ifade edilen yerleşim alanlarını oluşturmuşlardır.

Madenlerde guruplu çalışan köylü işçiler genellikle iş verenin verdiği barakalarında kendi yaptıkları mısır ekmeğini veya mısır unundan yaptıkları “malayı”[16] yiyorlardı. Elbette ki köyde üretilen birçok yiyeceği de taşıyarak yanlarında getirdikleri söylenebilir ama belirleyici olan mısır[17]tahılı ve ondan üretilen yiyeceklerdi.[18]

Ayrıca işçilerin dışında, bu kümeleşmelerde satış yapan seyyar ve yerleşik esnaflar, kahvehaneler, içki mekanları, fırınlar ve buralarda çalışan işgücünün, esnafın iskan edildiği hanelerde nüfus öbekleşmesinin olduğu her yerde görülmeye başladı.

Bu dönemlerde az sayıda da olsa dışarıdan gelen teknik elemanların, ocak sahiplerinin ve onları çalıştıran müstecirlerin evleri ve ya konakları da boy göstermeye başladı.

Madenlerde kadınların çalıştırılmaması nedeniyle, sosyal öbekleşmenin başladığı yerlerde çok az da olsa dışarıdan gelen teknik eleman veya maden sahiplerinin kadınlarının, kızlarının görüntülerine rastlanıyorsa da, merkeze uzak orman içlerinde, dağ tepelerinde ki ocak mıntıkalarında bu görüntüler yoktu.

Limanın yapılıp, Maden Dairesi’nin Zonguldak’a taşınmasıyla Havza’nın merkezi Zonguldak oldu.

Kentsel Yaşamda Ayrıcalıklı veya Baskıcı Sınıf

Havzanın merkezi olan Zonguldak’a limanla ilgili bütün kamu binaları yapılıp yöneticileri taşındığı gibi, Havza’daki bütün maden sahipleri, müstecirleri, teknik elemanları, sivil ve askeri bürokratları, inzibat ve polis daireleriyle birlikte, gemicik acenteleri, komisyoncular, banka temsilcilikleri ve şubeleri açılmaya başladı.

Zonguldak nüfusunun gittikçe artan farklı kültürdeki insanlarına farklı farklı hizmet mekanları da oluşmaya başladı. Eğlence, satış, içki ve yeni gelen veya oluşmaya başlayan burjuva kültürüne özgü mekanların tümü Zonguldak’ta sair halka ve maden işçilerine yasaklanmış bölgelerde yerini almıştı.

Özellikle Fransızların “Ereğli Şirketi Osmaniyesi” Havza’ya kök salıp geliştikçe Türklerin girmesi yasak olan kendi özel alanını oluşturmuştu.

A. Hüsrev Güleman anılarında; “Küçük sermayeli bir kaç mahalle bakkalı, seyyar esnaf, maden ocaklarındaki dahili amele ile bunların çavuşları istisna edilirse, bütün çarşı esnafı, sanatkar, mağaza sahibi tüccar gibi çalışmakta bulunanların tamamı gayri Müslim ve gayri Türk unsurlardı.

Sık, sık konuşulduğunu işittiğim lisanlardan önemli olanlar sırasıyla Fransızca, İtalyanca, Hırvatça, Rumca, Ermenice ve Yahudi’ce idi.

Gerek kasabada ve gerek madenlerde göze çarpan meskenlerin yüzde yetmiş beşinde gayri Türkler sakindi.” (55) (55) (A. Hüsrev Güleman. Madencilik Hayatımdan Birkaç Hatıra.  MTA Enstitüsü Mecmuası 1938 sayı:14)

Mütareke döneminde Ağustos 1921 sonlarında Vala Nurettin’in Zonguldak’la ilgili gözlemleri şöyledir: “Zonguldak’ın o zamanki dekoru hayalimde yer etmiştir. Deniz kıyısında bir dağ, dağın güzel sırtlarında villalar, eteklerinde mağaralar. Villalarda patronlar, mağaralarda da maden işçileri…

Patronlar ama ne patron! Çoğu imtiyaz sahibi ecnebiler. Hatta içlerinde Rumlar vardı ki, soydaşlarıyla cephede boğuşuyorduk…”(56) (56) (Vala Nureddin Bu Dünyadan Nazım Geçti. Cem Yayınevi. Türk Sanatçıları. Kurtiş Matbaası. İstanbul 1988 s:180-81)

 Nahit Sırrı Örik’de, Zonguldak’la ilgili hikayelerinde kentin sosyal yapısı hakkında oldukça net bilgiler vermektedir:

“Ereğli Şirketi, şehrin en güzel bir mevkiinde, yine en güzel ve konforu haiz binalardan müteşekkil bir mahalle vücuda getirmiş, mahallenin ortasına bir kilise oturtmuş ve iki de papaz mektebi açmıştı. Eski devirlerde bu mahalle bir Fransız kolonisinden farksızdı”

Nahid Sırrı Örik kent merkezini şu şekilde ifade etmektedir;

Zonguldak, ortasından kömür yüklü vagonlar geçen dar bir yolun iki tarafında bozuk kaldırımların çamurları içinde yırtık elbiseli, siyah yüzlü kömür amelesinden ibaretti! Ve yağmur yağıyor, kömür tozlarıyla karışık vıcık vıcık bir siyah çamur ayaklara yapışıyordu. Sonra birçok dağların arasından geçilip bir saat atla gidilmiş, amale evleri ve kömür yığınlarından başka hiçbir şey bulunmayan bir dağ başına varılmıştı…

Çarşı diye gösterilen yolda bakkalla meyhaneden başka bir şey yoktu.” (57) (57) (Eve Düşen Yıldırım. Hikayeler 3. Nahid Sırrı Örik. M. Kayahan Özgül – Vahide Bilgi. Oğlak. Birinci Baskı. Nisan 1998 s:155)  

Zonguldak’taki insan manzaralarından önemli bir görünüm şöyledir:

“Zonguldak Limanında, kömür almağa gelmiş vapurlara yükleme yapılırken daima denize bir miktar kömür düşer ve bu düşen kömür parçalarını dalgalar bir müddet sonra kumsalın ta önüne kadar getirdiklerinden, kumsalda toplanan fakir kadınlarla çocuklar balık ağları ile bunları denizden çıkarıp evlerinde yakarlar veya ötekine berikine satarlar. İşte Elmas kadında açlıktan ölmemek için bundan başka yapacak bir şey bulamamıştı. Ne çare ki bu işten çıkardığı yevmiye üç beş kuruş, kuru ekmek almasına bile kifayet etmiyordu.” (58) (58) (Eve Düşen Yıldırım. Hikayeler 3. Nahid Sırrı Örik. M.Kayahan Özgül – Vahide Bilgi. Oğlak. Birinci Baskı. Nisan 1998 s:155) 

Dünyaya bakış acısı daha farklı olan Sevim Belli 1934 yılındaki Zonguldak gözlemlerini şu şekilde yansıtmaktadır: “Zonguldak Sevim’in taşra bürokrasisiyle de tanıştığı yerdir. Valiler, mektupçular, defterdarlar, tapucular, doktorlar, baytarlar, maarif müdürleri vb., o zamanın dili ile CHP reisleri. Belli bir memurlar kolonisi oluştururular bunlar aileleri ile birlikte akşam ziyaretleri biçiminde ailece görüşüler. Akran çocuklar da kız –erkek arkadaşlık ederler. Komşuluğun zorunlu kıldığı yakınlar dışında yerli halkla kaynaşma yoktur pek. Yaşam tarzları da uymaz zaten.” (59) (59) (Sevim Belli. Boşuna mı Çiğnedik. Anılar. Yaşam ve Anılar. Belge Yayınları: 212. Birinci Baskı Kasım: 1994. s:63. İstanbul)

 Kentimizde okuyan ve yetişen Şair Behçet Kalaycı anılarında;

“Belleğimde netleşen ilk Zonguldak fotoğrafları 1930’lu yıllara tarihlenir. O yıllarda Üzülmezden, Çaydamar’dan gelen kömür yüklü trenler kentin biricik çarşısını boydan boya geçerek limana giderlerdi. Bir güvenlik önlem olsa gerek, trenler yürüyüş hızıyla giderlerdi. Bacalarında savrulan koyu dumanlar  ise çarşıyı boğardı. Sokakta insanların yüzleri, burun delikleri is içinde kalırdı. Tuhaftır  gene de insanlar beyaz giyinmeye özen gösterirlerdi…

Fener semti Zonguldak’ın PERA’sı idi. Loş ormanların içinde çan sesleriyle ürperirdiniz. Orman içine döşenmiş dar kaldırımlarda bazen bir papaz siluetiyle, bazen de aralarında fiskos eden rahibelerin egzotik görüntüleriyle karşılaşırdınız. Fransız stilindeki dik çatılı, panjurlu evlerin bahçeleri küçük parklar gibi bakımlıydı. Gökyüzünü bir tünel gibi örten sık ağaçların altındaki dar bir şoseden Maden Mektebine gidilirdi. Tenis kortunda bembeyaz giysileri içinde şık hanımlarla beyler aralarında Fransızca konuşurlardı. Burası kentin en uygar yeriydi. Çevre yaz-kış yeşili solmayan defnelerle kaplıydı…

Balkaya Pastanesi entellerin buluşma yeriydi. Kentin yazar-çizer takımı da çaylarını burada içerler, yazın üzerine söyleşiler yaparlardı. Yakındaki Halkevi kitaplığı beyin açlığını doyurduğumuz biricik yerdi. Birkaç hevesli orada ruhlarımızı ısıtan bir şiir iklimi yaratmıştık.” (60) (60) (İ.Behçet Kalaycı’ya Saygı. Hamit Kalyoncu, Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı. Kasım 2004. “Eski Zonguldak Yazıları” adlı Yayınlanmamış yapıtından.)

İsmail Habib Sevük’de, Cumhuriyet Gazetesi’nde 15 Ekim 1936 tarihinde yayınladığı anılarında;  “Limandayız: Solda denizin içine bir baş gibi uzanan fener burnu. Bu baş geriye, karaya doğru dalga dalga kabarıyor, ilk kabartının üstünden kırmızı kiremitli Madenler Mektebinin yan profili görülmektedir. Onun önündeki dere yarığının karşı sırtlarına yayılmış, hepsi ağaçlara gömülü; kargır beyaz, birer ikişer katlı, taşkın saçaklı sayfiye evleri: Orası eski Frenk mahallesi; eskiden Türklerin adım atamadığı yer, vatan içinde vatanı fethedişimizin küçük bir işareti daha, artık orası da bizimdir.

Tepenin dereye doğru uçunda Amale hastanesi ve tepenin böğründe apartman endamlı evler; düzlükte şehrin asıl sıklet merkezi. Ankara’daki Sıhhiye Vekaleti binasını örnek yaparak kurulmuş, deniz cephesine güzel bir bahçe bırakan, üç katlı hükümet konağı. Solda ve caddenin öte kıyısında, gene Ankara’daki İsmet Paşa Enstitüsünü andıran, iki üç katlı ve gemi gibi ufki duruşlu parti ve halkevi binası; sağda, solda dört beş katlı apartmanlar. Sahiden bir mamure seyretmekteyiz.

En dipte ve yüksekte yeni biten Amele Birliği Hastanesi; temiz çehreli, kibar bir yapı. Onunla birlikte üçüncü hastane, demek ki müselles[19]duruşlu Zonguldak’ın üç uçunda üç hastanesi var.

Zonguldak’ın içi: Bu işin bel kemiği çarşıdır; oldukça geniş iki tarafında güzel vitrinli mağazalar bulunan, ancak üç- dört yüz metre uzunluğunda  bir çarşı, fakat buy küçük çarşıda her üç dört yüz bin lira dönüyor.

İki ucu boğuk çarşının ortasından bir de kömür treni geçiyor, birer tonluk vagonetleri arkasına sıralamış, gelirken dolu, giderken boş; kalabalıktan dolayı hızlanamayarak, boyuna düdük öttüren, tozlu dumanlı, takır tukur bir kömür treni.

Daha kırk yıl önce burada yalnız 18 ev varmış. Benim on beş yıl önce gördüğüm Zonguldak’ı ara bul. Endüstri şehirlerinin kerameti, birden bire gelişmek; iyi ama maden oraya çabuk şehir ol demiş., fakat arazide burada şehir olmaz demiş; at var, meydanı yok; sanki çelik zemberekli bir küheylan, koşacak yer bulamadığı için, olduğu yerde şahlanıp duruyor. Zonguldak, ne yayılan, ne duran, dikilen şehir.” Olarak anlatmaktadır. (61) (61) (T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri. Yurttan Yazılar. İsmail Habib Sevük. Kültür Bakanlığı Yayını: 2002 s: 198-204 .Özet olarak)

Yıllar sonra İrfan Yalçın’ın Zonguldak’taki sosyal kastlaşmayı anlatımı şöyledir:

“Buna ev denmez köşk, denir. Karşısındaki ilkokuldur. Eskiden bir başına Ticaret Müdürü Şakir Ataman otururmuş. Şimdi iki mühendis oturuyor. Bağlı, bahçeli olmayan yok içinde. Buraya dökülen para ile beş halk tipi (K-tipi) ev yapılabilinirdi, herhalde ama illa da mühendisler. Müdürleri oturmazlar başkasında. Yaraşır mı onlara (K) tipi, koskoca mühendis bu. Koskoca müdür, olunca böyle olmalı köşk olmalı. Bir gören parmağını ısırmalı “Tabii demeli, genel müdür bu. Yüksek mühendis. Borumu? Tüm genel müdürler ve yardımcıları sekiz, on odalı (A) tipi köşklerde oturur.

(C) tipi evler şunlarda, altlı üstlü apartman tipi. Aşağıda bir oda bir salon. Yukarıda iki oda bir salon. Mühendisler, doktorlar oturur bunlarda. Kümesleri de kümes ha. Dağ başlarında işçinin gecekondusu halt etmiş yanlarında..

(D) tipi evler var, birde (K) tipi evler. Halk tipi sayılır bunlar. Orta halli memurlar oturur içinde. Böylesine can kurban. Blok apartmanlarda da memurlar oturur, dört yüz, beş yüz diyelim 1000 alan memurlar. Ama sayıları azdır.

Burası deniz kulübü caz dinlenir içinde, düğün olur. Partiler verilir. Yaz oldu mu denize girilir. İyidir. Güzeldir. Hoştur. Ama yalnız belirli, bir sınıf yararlanır. Ereğli Kömürleri İşletmesi’nin parasıyla yapılmıştır. E.K.İ’ de çalışanların yararlanması gerekir yalnız.

Diyelim ki sizde E.K.İ’ de çalışıyorsunuz gittiniz üye olacağım dediniz. Hayır. Derler. Kontenjan dolu… E.K.İ’de çalışana sıra gelmez.”  (62) (62)  (İrfan Yalçın. E.K.İ’nin Çiçekli Bahçeleri. 22 Ağustos 1962 Yön Dergisi.)

Zonguldak Kentinden İşçi Manzaraları

1911 yılında Zonguldak’ta bulunan Hüsrev Güleman şehrin sosyal yönünü şöyle anlatmaktadır: “Ocakların dahilî amelesi ekseriyetle Zonguldak'ın dışındaki köylülerden teşekkül ediyordu. Liman haricinde ve ağızlarda kömür nakliye ve yüklemesi Ereğlililere bağlanmıştı. Ocak dışı işleri amelesi ise Karadeniz ve doğu vilâyetlerinden geliyordu. Çarşı, pazarda küme küme rastlanan işe girmiş amele, eli yüzü kirden kısır bağlamış, elbisesi pis bir palas pareden ibaret bulunmuş olan hasta yürüyüşlü bir takım zavallı adamlardı.

Amelenin ekserisi, yazın açıkta ve kışında kendi taraflarından madencilerin sathî yardımı ile taş, toprak ve kamalık ağaçlardan uydurulup kaydırılmış tamamıyla gayri sıhhî kulübelerde yatıyorlardı.(63) (63) (A. Hüsrev Güleman. Madencilik Hayatımdan Birkaç Hatıra. MTA Enstitüsü Mecmuası 1938 sayı:14)

Vala Nurettin’e göreyse; “Maden işçileri taş devrinin insanlarının hayatlarını yaşıyorlar. O zamanda aklımda kaldı. Sabah akşam ha babam kara mancar yiyorlar. Sebze denilemez deve dikeninden hallice bir ot.” (64) (64) (Vala Nureddin Bu Dünyadan Nazım Geçti. Cem Yayınevi. Türk Sanatçıları. Kurtiş Matbaası. İstanbul 1988 s:180-81)

1928 yılında Nahit Sırrı Örik’in anlatımıyla:  “Koridorları doldurarak bu koridorları ağır bir koku ile dolduran, tasavvur edilemeyecek kadar perişan kılıklı, yüzü boyunları kömürle simsiyah amale o kadar yorgun ve bezgindiler, halsiz ve ümitsizdiler ki, önlerinden, ta yanlarından geçen bu nefis ve güzel kokulu kadına   gözleri tutuşmadan, boş, durgun nazarlarla bakıyorlardı.” (65) (65) (Eve Düşen Yıldırım. Hikayeler 3. Nahid Sırrı Örik. M. Kayahan Özgül – Vahide Bilgi. Oğlak. Birinci Baskı. Nisan 1998 s:155)  

Cumhuriyetin ilk yıllarından bu tarafa Zonguldak Kentinde esnaflık yapan bir ailenin ikinci kuşağı olan Hüseyin Şeker anılarını yazdığı kitap da, Zonguldak’taki sosyal yapı ve maden işçileri üzerinde yoğunlaşarak:

“Cumhuriyet kanla, irfanla kurulduysa; esas Zonguldak T.C’nin irfanla[20] kurulan bir şehridir. Ankara ve Zonguldak T.C’nin en hızlı gelişen ilk şehirleridir. Zonguldak’ın farkı, onbinlerce kömür amelesinin şahadetleri ve genç yaştaki mesleki ölümlerdir.(…)

Genç devletimizin, beyin göçünün metrekare başına yoğun olduğu ili Zonguldak’tır. Para var, iş var, sosyal hayat var. O zamanın standartlarına göre en güzel lojmanlar, kumar, içki ve  spor kulüpleri Zonguldak’ta. Eee o zaman, bu kadar münevver insanların bir araya gelmesiyle vilayetin, belediyenin ve bilhassa kömür şirketinin birleşerek bu yeni kurulan hemen hemen her yeri boş ve Teneke Mahallesi olan Zonguldak’ı, neden Avrupa şehirleri gibi veya yeni devlet Amerika şehirleri gibi planlayıp kurmadılar? (66) (66) (Şeker Tadında Anılar Hüseyin Şeker Pusula Yayınları. Haziran 2010 s: 7)

“Ankara Caddesi denen büyük sokak da ana yol olmaktan kurtulunca, sağlı-sollu büyük sabıkalı dayılara hizmet eden meyhaneler ve ikinci katlarda olan kumarhaneler açılıverdi. Her yerin insanı öbür tarafa pek geçmezdi. Ancak alış-veriş için gelir giderdi. Hapishaneden çıkan Lazlar, pırıl pırıl, uzun burunlu, yumurta topuklu, arkası ezik pabuçlarıyla, briyantinli saçları, tertemiz tıraşlı, boyunlarında önlerinde sallanan ipek kaşkolleri, simsiyah çaketleri, bembeyaz gömlekleri, bol paçalı bahriye pantolonları, elleri arkada illa tak-tak öten tespihleriyle ikişer ikişer sokakta hapishane voltası atarlar, alçak sesle konuşurlardı. Dönüşleri benim diyen merasim askeri yapamazdı. Seyretmeye bayılırdım. Hafta geçmez sokakta kavga olurdu. Senede en az dört beş cinayetli büyük arbedeler olurdu.” (67) (67) (Şeker Tadında Anılar Hüseyin Şeker Pusula Yayınları. Haziran 2010 s: 34-35)

“Yeni Çarşı[21] mıntıkasının Gazi Paşa Caddesi’yle alakası yoktu. Burası bir Getto idi. En ağır işlerde çalışan ameleler, madenciler üç kağıtçılar ve gariban köylülerin olduğu insan harmanı yerdi.

Ortasından geliş gidiş tren rayları olan  büyük bir park vardı. Bu insanlar kendi, cinsleriyle kümeleşirlerdi. Ana caddeye girmezlerdi. Sağlam bir ağaç köprüden insan, hayvan ve kömür  trenleri geçerdi. Köprü hep sallanır, gıcırdardı. Köprünün çıkışı çingene mahallesine ve  kerhaneye giderdi. Buradaki çingeneler İstiklal Savaşı’ndan sonraki mübadele bunlarda, Türk diye bize kakalanan bu, hemşerilerimiz tarifi imkansız bohem hayat içinde yaşarlar. Kadınları en müstehcen küfürleri haykırarak ağız kavgası yaparlar. Erkekler karışmaz, şaraplarını içer, muhabbetlerine devam eder, sonra sızarlar.” (68) (68) (Şeker Tadında Anılar Hüseyin Şeker Pusula Yayınları. Haziran 2010 s: 104)

“İlkokuldayken (sene 1940) memur, azda olsa avukat doktor çocuklarıyla aramızdaki sınıf farkını anlamaya başladık. Ben esnaf çocuğu olduğumdan ‘Araf’[22]ta idim. Kömür Şirketi’nin yerüstü çocukları da nispeten toktu. O zamanki fakirliği şimdiki nesle anlatmak imkansız. Şöyle söyleyeyim, perişan olanlar amele ve köylü çocuklarıydı. Bugün zelzeleden çıkan insanların bile giyimleri daha iyiydi.” (69) (69) (Şeker Tadında Anılar Hüseyin Şeker Pusula Yayınları. Haziran 2010 s: 137)

İ. Habib Sevük’da sosyal yapıyı ve işçileri; “Halka bakıyorum. Burada dört sınıf halk var. İlk önce on bin kadar amele. Mesut mu? Yerin dibinde, karanlıkta çalışıyor; bedbaht mı? Hayır, kendine iş bulmuş, cebinde para var; çarşıda hallerine bakıyorum; ne yüzü gülüyor, ne kaşı çatık; tasasızlıkla neşesizliğin birleştiği çizgide yorgun yorgun yürüyorlar.

Dar maaşlı memurlar; Zonguldak’tan yalnız kömür çıkar ve her şey dışarıdan gelir; sebzeden ekmeğe kadar her şey. Gelen hemen satılmıştır, memleket kalabalık; fiyata pek bakılmamıştır, memlekette para var; ev kiraları yüksektir, şehir dar. İşin kısası hayatın sertliği memurun kesesini yırtıyor.

Esnaf olanlar, dükkan ve mağaza işletenler, bunların hallerinden memnun olması lazım. Çarşı uğultulu; nerde hareket, orada bereket.

Dördüncü sınıf, patronlar ve mütehassis maaşlılar; hususi otomobilleri bırak; burada taksiler bile hep son sistem, hep radyolu bunlar onlar için.

Kömürde zerodisin aşağısına “şilam” denir. Bu artık kömürden sayılmaz. Bu satılmıyor; çamur gibi bir şey, yıkanıp içinden elverişli olanlar zerodise ayrılır. Şilam kömürün posası.

Bu posa yığınları yanında onları eşeleyerek, yahut dere kıyılarında döküntüler ayırarak, ellerinde sepet, kömür parçacıkları toplayan, irili ufaklı, yırtık pırtık kimseler var. Galiba bu zavallılarda halkın şilam kısmı.” Şeklinde anlatmaktadır. (70) (70) (T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri. Yurttan Yazılar. İsmail Habib Sevük. K.B.Y.: 2002 s: 198-204 .Özet olarak)
                                                
Kadri Yersel yaşadıklarını anlatması açısından durumun vahametin,i sanki özeleştiri yaparmış gibi çarpıcı açıklamalarla anlatmaktadır:

“Yoğunlaşan kömür talebi havzada  işçilik sorunu yaratmıştı. Havzadaki, İş Bankası’na ait şirketler müştereken bir işçi bürosu kurup başına Kadri Bey’i getirdiler.

Kadri Bey, havzada görüp yaşadıklarını, yıllar sonra yazdığı anılarında, yürek burkuntusu ve çaresizlikle şöyle anlatır:  Devlet, işçi üzerine bir zor düzeni getirmişti. Ama ücret tarafını işverenin insafına bırakmıştı. Zor uygulamasının bütün çirkinlikleri baş gösterdi.” (71) (71) (75 Yılda Çarkları Döndürenler. Tarih Vakfı. Türkiye İş Bankası Mayıs 1999. Madencilikte Bir Ömür Kadri Yersel. Ayşe Berktay Hacı Mirzaoğlu. s: 75)
                            
“Kömür üretim işçileri kısa aralıklarla ocaklara gelip giden civar  ilçelerin köylüklerinden oluşuyordu. Arazi verimsizdi. Tuz, gazyağı, çaput (bez), şeker için köy tefecilerine  yapılan borçlar, köylükleri çalışmaya zorluyordu. Yürüyerek gelip gidecekleri en yakın iş yeri  Zonguldak’tı; her zamanda iş hazırdı. Filyos - Zonguldak demiryolun bu olanağı Bartın, Ulus, Amasra, Tefen ve Yenice köylüklerine kadar genişletti. Devrek-Ereğli karayolu da, bu iş trafiğine katkıda bulundu…”

“Toprak tabanlı, tavanı akan, penceresiz, tek ocaklı, tahta kerevetleri aralıksız olan 80-100 kişilik kulübelerde yan yana başlık istifi yatılırdı. Bu biçim yatış, kış günlerinde soğuğun etkisini hafiflettiği için yakınma nedeni olmazdı. Yaz günlerinde de çalı diplerine sığınılırdı. (…) Köylü işçilerin gündeliklerinin saptanmasının ölçütleri ne güç, ne beceri, ne de üretimdi. Daha çok köy ağasına, tefeciye ve çavuşa bağlılık etkili olurdu. (…) Küçük  kusurların cezası gündeliklerin sıfırlanması idi. Bu tutum, havza devleştirilip İş Kanunu etkinlik kazanıncaya kadar  sürdü...” (72) (72) (75 Yılda Çarkları Döndürenler. Tarih Vakfı. Türkiye İş Bankası Mayıs 1999. Madencilikte Bir Ömür Kadri Yersel. Ayşe Berktay Hacı Mirzaoğlu. s: 75)

SONUÇ

Kentlerin her türlü değişim ve gelişimin hareket noktası olması konusunda, belirtilmesi gereken önemli konu, Osmanlı’yı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni değiştirmede ve geliştirmede motor gücü olan Zonguldak Kenti, kendini değiştirmede, geliştirmede oldukça yavaş ve eksik kalmıştır. Bunun nedenleri, Kapitalist ve İşçi Sınıfı Kültürünün Avrupa’daki gibi gelişmemiş olması, birinci etmendir.

Havza’daki feodal üretim ilişkilerinin maden iş yerleriyle iç içe geçmesi, guruplu çalışan maden işçilerinin geçimini köylerindeki zirai faaliyetlerle sağlaması, maden işini angarya ve zorlama gördükleri için yüzlerini madene değil köylerine çevirmesine neden olmuştur. Maden işi, sadece hastalanmadan, iş kazası geçirip yaralanmadan ve ölmeden köylerine dönebilme kaygısıyla çalıştıkları bir işti. Yani angaryaydı.

O nedenle Zonguldak kenti guruplu çalışan köylü işçiler için değişim ve gelişmenin hareket noktası olamamıştır. Bu nedenle de bizde “Burjuvazinin, kırı, kentlerin egemenliğine sokması ve kırın bönlükten kurtulması” düşüncesi de yerini bulmamıştır. Çünkü; Osmanlı’nın Maden-i Hümayun ve Cumhuriyetin Ereğli Kömür İşletmesi döneminde maden işçileri yoğun bir baskı ve sansür altında kalmıştır. Kültür transferi ve sağlıklı bir eğitim alması dahi engellenmiş, Havza’da çalışan birkaç aydın dışında ‘kastlaşma’ kırılamamıştır. Bu aynı zamanda Kentsoylu[23] Sınıfında kültürel oluşmasını engellemiş, burjuva kültürü de ‘kişisel çıkar Yönelimi’[24]ne dönüşmüş, toplumdan, sanattan, kültürden, kopuk yabancılaşmanın en uç noktasına kadar etkilenip, zaten hazır olarak içinde yer aldıkları sistemin sürekliliği için ‘Kurulu Çıkar’ın magandası durumuna düşürmüştür. Doğal olarak kendi sınıf kültüründen yoksul olanların hümanist veya sosyal bir güdüyle de olsa karşı sınıfa -bilinç veya en azından burjuva kültürü ‘en önemlisi demokrasi kültürüdür” taşıması beklemez.

Yukarıdaki anılarda; “Türklerin giremediği yer olarak” anılan mekanlar, Fransızlar gittikten sonra, ‘işçiler giremez’ oldu.

Şehrin burjuva bürokratları, sırtlarından geçindikleri işçilerin giremedikleri Fener Mahallesi’nde, “ Burjuva Kültürünü (!)” temsil ederken, şehrin tam ortasında kentlilikle- köylülük arasında kalmış bir kültür boy göstermekteydi.

 “Kent tarihleri bir parçası oldukları siyasi, ekonomik ve sosyal sistemlerin tarihlerinden ayrılmazlar.” Düşüncesi bağlamında gelişmemiş veya az gelişmişlik düzeyde vahşi kapitalizmin her türlü kurum ve kuralları bizde eksik olmamıştır. Her şey devlet organizasyonuyla, egemen sınıfların istediği ölçüde gelişti. Siyasi kültür, modernite[25] ve buna bağlı kent kültürü sürekli denetim ve baskı altında tutuldu. Özellikle sınıf kültürü[26] her dönemde hunharca ezildi ve baskı gördü. 

Kent formunun belirleyicisi olan “sosyal sistemlerin gelişme düzeyi ve teknoloji durumu” maalesef kentimizde geri bırakılmış, bundan doğan olumsuzlukların en başında, yoğun emek sömürüsü, bulaşıcı hastalıklar, iş kazaları ve ölümler, sosyal sistemlerin ve teknolojinin yerini almıştır.

Zonguldak’ta maden işçiliği Avrupa’dan yaklaşık bir asır sonra başladığı için Osmanlı yöneticileri, Avrupa’da olan işçi sınıfı hareketlerini ve onları sindirmek için her türlü yola baş vuran Avrupa Burjuvazisinin bütün deneyimlerini biliyordu. Yani; Osmanlı, Zonguldak Maden İşçilerini nasıl sindirebileceğini çok iyi  biliyordu. O nedenle; Zonguldak, sermaye sınıfı için, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde sosyal politikaların ve sindirme politikalarının uygulandığı deneme mekanını oluşturmuştu. Bütün bunlar Sermaye Sınıfıyla emek örgütleri arasında bazen uzlaşıya bazen de mücadeleye neden olmuştur.

Bu durum Dilaver Paşa Nizamnamesinin yürürlüğe girmesinden 100 yıl sonra 9 -11 Mart 1965 tarihinde iki maden işçisinin vurularak öldürüldüğü isyana kadar sürmüştür.

1965 yılına kadar Havza’da bir çok direniş olmuşsa da; bütün bunlar en başta Deniz Tahmil ve Tahliye İşçileriyle Havza’da Proleter olarak çalışan daimi işçilerin eseridir.

Günübirlik ücret veya diğer bir takım demokratik hakların kazanılmasının dışında Havza’da ki bütün organizasyon devletin baskı örgütlenmesinin bir görünümü şeklindedir.

Maden işçilerinin emek kavgası dağ başlarında, kentin yakınındaki maden ocaklarında veya atölyelerde başlasa da, işçiler dağ başlarından akıp gelerek, kent merkezinde ya Fransız bürolarının ya da Osmanlı Hükümet Binalarının önlerine gelmişlerdir.

1923 Demiryolu ve Deniz Tahmil ve Tahliye İşçileri grevleri kentin tam merkezinde olmuştur.

9-11 Mart 1965 Direnişi Zonguldak’ın kıyısındaki Kozlu’da başlamasına rağmen  Zonguldak ve Türkiye bu direnişten sarsıntı geçirmiştir. İşte bu direnişte ve daha sonrasında, yarı işçi-yarı köylü maden işçisi burada bizde varız demiştir. 1965-1968 ve 1990’ a ve daha sonrasında ki bütün direnişlere Zonguldak kent merkezi mekanlık yapmıştır. 

Madenlerde kadın işçiler çalışmadığı için kocasını evinde bekleyen köylü kadınlarda1990-91 yılında grev sahasına çıktılar, şehir meydanında ve başkent yollarında mücadele ederek Şükran Ketenci’nin deyimiyle; “Özalizm’in Dönemi”ni bitirdiler.

Maden işçilerinin sendikası, tarihinde ilk defa “motor rolü oynayan öğe” olmuş, ilk defa ücret talebinden daha fazla, demokrasi ve demokratik haklar talebinde bulunmuştur. Bu direniş maden işçilerinin 12 Eylül Faşizmi’ne attığı ağır bir tokat olmuştur.

Kent tarihimizin sosyal yönü kentimizin tanımını yapanlar tarafından inkar edilmiş, kentimizin büyük çoğunluğunu oluşturan emek insanlarının ödediği bedeller görünmezden gelmiştir. Özellikle 12 Eylülden önce Zonguldak’la ilgili yazılanlar ‘Resmi Tarih’ yazılımının etkisinden kurtulamamışlardır.

Havza’mız ve Kentimiz maden işçiliği başladıktan birkaç yıl sonra, önce Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıkların istilasına uğramış, madene bağlı diğer hastalık ve sakatlıklarla birlikte hastalıklı bir Havza ve Kent oluşmuştur.

Zonguldak özellikle madende çalışanların çok erken yaşta öldüğü, çalışma döneminin yarısını ve hayatının kalan bölümünü hastalık ve sefalet içinde geçirdiği bir kent olmuştur.

Günümüz koşullarındaki TIP teknolojisiyle bile henüz keşfedilmemiş maden araz[27] ve hastalıklarından bahsedilmektedir. Özellikle kanser türleri ve 1955 yılından sonra gittikçe sönümleyen Frengi hastalığının gizli veya nöro sifilis olarak tanımlanan dönemlerinin irsiyetle, yıllar ve kuşaklar geçse bile nüksettiği, bir çok zihinsel hastalıklı ve özürlü doğuma neden olduğu belirtilmektedir.

Günümüzde, Zonguldak Kenti’nde cinsel sapma, entest ilişki suçları ve doğumları, erkek ve kız çocuk tacizleri veya tecavüzleri, eş cinsel taciz ve tecavüz suçlarının diğer illere göre daha fazla olduğu bazı gazetelerde üstü kapalıda olsa yazılmaktadır. Bu tip vakalar zevahiri[28] kurtarmak için görmezden gelinmeyerek, daha bilimsel ve daha derinlemesine incelenerek Zonguldak maden işletmeciliğinin ilk dönemlerine kadar inilip, bunun neden ve niçini bilinmeli, tedbir alınmalıdır, diye düşünüyorum.

Kentimiz ağır iş kazalarına da ev sahipliği yapmıştır. En ağır iş kazası 1907 yılında liman içinde olmuş 51 tane deniz emekçisi aynı anda boğularak ölmüştür. En büyük ölüm feryatları ilk defa Fransız Bürosunun önünde gerçekleşmiştir.

Ölülerin bir kısmı Gürcü Tepesine gömülürken bir kısmı denizde kaybolmuş, bir kısmı da ‘kimsesizler’ veya ‘garipler’ mezarlığı olarak anılan mezarlıklarda gömülerek kaybolmuşlardır.

Birçok grizu kazası maden işçilerinin neredeyse büyükçe bir kent olacak kadar ki nüfusunu yerin altında yakmıştır. Ama asıl 1983 ve 1992 grizu faciaları en üst seviyeye çıkarmış, her iki kazada toplam 366 maden işçisi ölmüştür. Zonguldak bu iş kazası cinayetlerine de ev sahipliği yapmış, cenaze merasimlerinde mekan olarak kent merkezi kullanılmıştır. Ölüm sirenlerinin ve bandoların cenaze marşlarına karışan ağıtlar ayıp sağılmış, duyulmaz gelinmiş ve vahşi kapitalizmin baskılarıyla unutulup gitmiştir.

Yukarıda kentin kimliği için belirtilen somut olaylarla ve imgelerle, kentin “Zulmün ve Acının Başkenti” olarak tanımlaması hiçte abartılı bir tanımlama sayılmaz.  

Ne yazık ki kentimizin, Osmanlı ve Cumhuriyet Kapitalizminin gelişmesi ve sermaye birikimi için ödediği bedeller unutulmuş, “ekonominin sırtında kambur” söylemleriyle, karşılaştığı gibi, nankör mirasyediler sayesinde sönümlemeye doğru yüz tutmuştur.

Birkaç yıl içinde doğan kentimiz; Türkiye’deki en yaşlı ve gelişen kentlerden daha fazla ekonomiye katkı sağlamış ve onların tarihleri boyunca iş kazalarında veya çalışma yaşamından doğan hastalıklardan verdikleri ölümleri bir gece içinde vermiştir.

Her şeye rağmen ben; Zonguldak’ı mı çok ama çok seviyorum. Yalnız da olsam, sahipsiz değildir diye seviniyorum.

 

6. 4. 2014 Üzülmez.  Erol Çatma

Kaynakçalar

Kitaplar:

Belli  Sevim. Boşuna mı Çiğnedik. Anılar. Yaşam ve Anılar. Belge Yayınları: 212. Birinci Baskı Kasım: 1994 İstanbul.

Birgören Hamdi. Müstakil Bolu Sancağı Salname-i Resmisi. Hicri 1334 Miladi 1916. Hicri 1334. Miladi 1916. Hazırlayan 2008. Bolu Belediyesi Bolu Araştırmalar Merkezi.

Cemal Abdullah. Zonguldak Sancağı. Büyük Millet Meclisi. Türkiye’nin Sıhhi İçtimai Coğrafyası 1922–1338 Ankara: Ogün Matbaası.

Çatma Erol, Asker İşçiler Ceylan yayıncılık: 30. Birinci Baskı: Haziran 1998 İstanbul.

Çatma Erol, Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi Birinci Kitap (1840-1865) Sistem Ofset Yayıncılık Ankara 2006.

Duran Tülay, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tarihi Deniz Arşivi, Defter Numara: 765, Sayfa Numara: 43.  

Genç Hamdi, Doktora Tezi Ereğli Kömür Madenleri (1840–1920) İstanbul 2007 T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim.

Heaton Herbwertt, Avrupa İktisat Tarihi 2. Teori Yayınları. Birinci Baskı: Nisan 1985 Ankara

Hüseyin Şeker, Şeker Tadında Anılar. Pusula Yayınları. Haziran 2010.

İsmail Habib Sevük, T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri. Yurttan Yazılar.. Kültür Bakanlığı Yayını: 2002 s: 198-204. Özet olarak.

Kadri Yersel, Ayşe Berktay Hacı Mirzaoğlu. Madencilikte Bir Ömür. 75 Yılda Çarkları Döndürenler. Tarih Vakfı. Türkiye İş Bankası. Mayıs 1999 İstanbul.

Kalyoncu Hamit, İ.Behçet Kalaycı’ya Saygı. Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı. Kasım 2004. “Eski Zonguldak Yazıları” adlı Yayınlanmamış yapıtından.

Kırmızı Abdülhamit, Abdülhamit’in Valileri. Osmanlı Vilayet İdaresi 1895–1908 Klasik. 3. Baskı. Nisan 2008. Osmanlı Araştırmaları 2.  Elma Basım. İstanbul.

Marx K. Engels  F. Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri. Sol. Yayınları. Ankara Şahin Matbaası. Kasım 1993.

Örik Nahid Sırrı, Özgül, M. Kayahan – Bilgi  Vahide. Eve Düşen Yıldırım. Hikayeler 3. Oğlak. Birinci Baskı. Nisan 1998 

Sakaoğlu Necdet, Amasra’nın Üçbin Yılı, Zonguldak Valiliği Yayınları No: 2. İstanbul Aralık 1987.

Selahattin Ali, Hamidiye Kruvazörü Hümayun Tabibi. “Maden Kömürleri” Bahriye Matbaası 1914.

Sencer Yakut, Doç. DR. Türkiye’de Kentleşme Kültür Bakanlığı Yayınları. 345 Bilim Dizisi. 12. Ongun Kardeşler Matbaacılık Sanayi. Ankara 1979.

Şavran M. Karaelmas Diyarımız. Zonguldak Vilayeti. Teziş  Matbaası 1958 Zonguldak.

Türk, Melahat -Rasim Türk.  “Karaelmas Ülkesi Zonguldak” Yelken Matbaası, İstanbul 1982

Zonguldak Dünü, Bugünü ve Yarını Bölge Ekonomisi Araştırmasının Sonuçları BİAR AŞ. 22. Haziran 1986. Ankara)

Vala Nureddin Bu Dünyadan Nazım Geçti. Cem Yayınevi. Türk Sanatçıları. Kurtiş Matbaası. İstanbul 1988 s:180-81)

 

Dergiler:

Yanık Celalettin. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2: 93-107 Kent Sosyolojisi Alanında Yapılan Tezlerin Değerlendirilmesi

Sarıoğlu Mehmet. Kebikeç İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırma Dergisi. Kent Tarihi Çalışmaları Üzerine Bazı düşünceler. Sayı: 11. 2001.

Güleman A. Hüsrev. Madencilik Hayatımdan Birkaç Hatıra. MTA Enstitüsü Mecmuası 1938.

İrfan Yalçın. E.K.İ’nin Çiçekli Bahçeleri. 22 Ağustos 1962 Yön Dergisi.

 

 Salnameler

1894 Kastamonu Vilayeti Salnamesi.

1896 Kastamonu Vilayeti Salnamesi.

 Zonguldak 1967 İl Yıllığı. Ajans - Türk Matbaacılık Sanayi. Ankara.

 

Özel Arşivler[29]:

Ö.A: 1877–1880. Numara: 1 

Ö.A.1293–1877–1199)

Ö.A: 321. E.U.M. Numara: 50.

Ö.A.321. E.U.M. Numara: 50

Ö.A:1877–80 – Numara: 940

Ö.A:1877-80-1224

Ö.A: Ereğli Mebani ve Emriyenin Senedat-ı Hakaniyelerinin Kayıt Defteri  

Ö.A. Numara: 10

Ö.A: 314 Defteri. No: 148

Ö.A. Kontratlar Defteri. Numara: 55

Ö.A. 321.E.U.M. s:37. Numara: 83

Ö.A: 321.E.U.M. s:37

Ö.A. 321.E.U.M Numara: 216

Ö.A: Ankara Büyük Millet Meclisi’yle Yazışma Defteri.

 

 

 

Sözlükler:

Devellioğlu Ferit. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat. Aydın Kitabevi Yayınları Sözlük Dizisi.1.  1993 Ankara.

Milliyet Türkçe Sözlük. Yeni Baskı Türk Dil Kurumu. Milliyet Tesisleri. İstanbul 1992.

Rosenthal M.- Yudin P. Materyalist Felsefe Sözlüğü. Çeviren Aziz Çalışlar. Sosyal Yayınları 1972 İstanbul.

Hançerlioğlu Orhan. Ekonomi Sözlüğü. Remzi Kitabevi. Ankara Caddesi 93 - İstanbul.

Hançerlioğlu Orhan. Ticaret Sözlüğü. Remzi Kitabevi. Birinci Basım 1982. İstanbul.

Ozankaya Özer. Temel Toplumbilim Terimleri Sözlüğü. Cem/Kültür. Şubat 1995 İstanbul

Bilgin Nuri. Sosyal Psikoloji, Sözlüğü. Kavramlar, Yaklaşımlar. Bağlam Yayıncılık.İkinci Basım Ekim 2007 İstanbul.

 

 

Erol çatma:

Demirci ustası bir babanın ve emekçi bir annenin oğlu olarak 1951 yılında, Üzülmez Kömür Ocakları’nın yanındaki teneke mahallede doğdu.

1970’de Üzülmez kömür ocaklarında maden işçisi olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl evlendi ve Mehmet Çelikel Lisesi’ndeki öğrenciliğini bırakarak askere gitti.

Asker dönüşü tekrar maden işçiliğine başladı.

1981’de TKP davasından tutuklanarak beş yıl hüküm giydi. 1984 yılında hapisten çıktıktan sonra Soma, Gönen, Kızılcahamam gibi kömür bölgelerinde maden işçisi olarak çalıştı. 1988 yılında Genel Maden İşçileri Sendikası Genel Merkezi’nde (Zonguldak) Teşkilatlandırma Uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1990 Madenci Grevi’nden sonra yönetim tarafından işine son verildi.

1991 yılında tekrar maden işçiliğine geri döndü. Makine bakım ustası olarak çalışırken emekli edildi.

Emekli olduktan sonra bütün zamanını araştırmalara ayırarak, Kasım 1996’da “Zonguldak Madenlerinde Hükümlü İşçiler” adlı ilk kitabını yayınladı (KESK Maden-Sen Zonguldak Şubesi, Yayın NO:1). Hemen ardından Nisan 1997’de de “Kömür Tutuşunca” isimli kitabı (Evrensel Basım Yayın), Haziran 1998’de yayınlanan üçüncü kitabı “Asker İşçiler” (Ceylan Yayıncılık) kitapları yayınlandı.

Toplam 5 cilt olarak planlanan “Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi”nin (1840–1865) arasını ele alan “Birinci Kitap”ı, Ocak 2006’da Sistem Ofset Yayıncılık (ANKARA) tarafından basılmıştır.

Daha çok; maden, maden hukuku, maden tarihi, madenlerde işçi hareketleri ve yerel tarih gibi konularda araştırmaları yapmakta olup “yoğun emek sömürüsü” üzerinde yoğunlaşmaktadır.  

Yerel dergi ve gazetelerde çok sayıda makalesi yayınlamış olup, halen 1865-1908 yılları arasını kapsayan Zonguldak Tarihi çalışmasının ikinci cildi yayına hazırlanmaktadır.

Evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 

 



[1] Bilge Umar, Antik Çağlarda “Sandarake” olan derenin ismi için “Sanda-(u) ra-ka” “Yüce Sanda Yeri” dir, diyor. “Sanda” ise daha önceleri Anadolu’da yerleşmiş Luwiler’in baş tanrısı adıymış. (Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar. İnkilap Kitapevi 1993.s:705
[2] Saf, aptal.
[3] Hammaddeler işlemek, enerji kaynaklarını yaratmak için kullanılan yöntemlerin ve araçların bütünü.
[4] Karadeniz
[5] Zaman bilimi
[6] Sebze satmak için  kurulan derme çatma satış yeri.
[7] Günümüzün ekonomi bakanı
[8] Daha fazla bilgi için bkz. Zonguldak Madenlerinde Hükümlü İşçiler. Erol  Çatma. KESK/MADEN-SEN Zonguldak Şubesi Yayın No: 1 Kasım 1996
[9] 1) Madencilik faaliyetleri sebebiyle yeraltında oluşan boşluklardan dolayı, üst formasyonların oturması sonucu yeryüzünde meydana gelen çöküntü. Bu çöküntünün tesir sahası üzerinde bulunan yapılarda  hasarlar meydana gelebilir. Bina, kanal, karayolu ve demiryollarında kendini belli eden bun tür hasarlara tasman zararı denir.
[10] Poröz, çözünebilir ve kalınlığı fazla kayaçlar (bilhassa kireç taşları) içinde, bunlar boyunca veya derine doğru hareket eden meteorik sularla daha az olarak çökel havzalardan türeyen  ılık ve sıçak suların ; derin yerleşimli  magmatik bir kaynakla ilişkili sıcak sıvıların  oluşturdukları, çözünme, aşınma ve çökme ile oluşan erime yapıları. 
[11] İlk okul.
[12] Ayrıcalıklar bakımında yukarıdan aşağıya doğru kesin ölçülerle sınırlanmış bulunan, en yoğun biçimiyle Hindistan’da görülen toplumsal sınıfların her biri.
[13] Teneke mahalle, “Kimi büyük kentlerde görülen, fiziksel ve toplumsal bakımlardan geri ve yoksul kesim” olarak literatürde yer almaktadır. Bunun biraz daha başka bir ifade şekli olan “Bozulma bölgesi - gecekondu” olarak da yazıldığı görülmektedir.Başka bir sözlüğe göre de; bozulma bölgesi, “Konutların ve öbür toplumsal hizmetlerin düşük nitelikli olduğu, insanlar arasında türlü toplumsal bozuklukların yaygın bulunduğu yerleşme (genellikle kent) bölgesi” olarak ta yazılmaktadır.
[14] Kırsal kesimden büyük kentlere göç eden emek gücünün, kamuya veya özel kişilere ait araziler üzerine kaçak olarak yapmış olduğu, sağlık ve bayındırlık kurallarına uymayan konutlardır.”  Yani otoriteye karşı gelme, kapitalist toplumda kendisine gayri meşru olarak bir konutluk yer edinmedir.
[15] Kenar mıntıka - Marjinal; “İki ayrı ekin bölgesine bitişik olan ve her ikisinden de kesinlikle etkilenen bölgelere Budunbilim’de verilen ad” şeklinde açıklandıktan sonra, burada yaşayan insanları da “Kıyı İnsan” şeklinde sınıflandırarak “Toplumsal ve ekinsel değişimler sonucu herhangi bir toplumsal kümenin tam olarak katılmış, bütünleşmiş üyesi olmayan kişi” olarak açıklama yapılmaktadır.
[16] Romence mısır anlamına gelen bir sözcüktür. Havza’da mısır unu ve su karşımı klapadır.
[17] Mısır Amerika’nın keşfedilmesinden sonra Avrupa’ya ve 17 nci yüzyılda da Osmanlı İmparatorluğuna gelmiştir. Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Hollanda’da, Almanya’da “mısır” tahılının bir adı da “Türk buğdayı”dır, Romanya’da ki ismi ise “Malay”dır. (Fernand Braudel, Maddi Uygarlık -Ekonomi ve Kapitalizm –Cilt 2, 1993, Gece Yayınları, s:130–33)
[18] Mısır galetası, yani ekmek, ağır ateşte ve toprak kalıplarda pişirilen pastalar, ateşte patlayan mısır taneleri, bunların hiç biri yeterli gıdalar değildir, besleyiciliği yoktur. (Fernand Braudel, Maddi Uygarlık -Ekonomi ve Kapitalizm –Cilt 2, 1993, Gece Yayınları, s:130–33)
[19] Üç bölümden oluşan, üçlü.
[20] Bilme anlama, bilim.
[21] Şimdi Asma taksi durağı.
[22] Ara-arada kalma.
[23] Anamalcı düzende üretim araçlarını ellerinde bulunduranlarla çıkarları bunlarla özdeş olanların oluşturduğu toplumsal sınıf. Burjuva sınıfı.
[24] Kişinin  kararlarını bireysel çıkar sağlama temeline dayandırıcı davranış kuralı ya da biçimi.
[25] Çağdaşlaşma, çağcıllık.
[26] Bir toplumsal sınıf üyelerinin toplumdaki sınıfsal yapı içinde  belli bir basamakta bulunduklarını, bu yeri belirleyen etkenlerin  neler olduğunu kavramaları, durumlarını iyileştirmeyi ortaklaşa olarak amaçlamaları.
[27] Hastalık belirtileri.
[28] Görünüş, durum
[29] Osmanlı kitabi ve yazma çevirileri yazara aittir.