30 Ağustos 2014 Cumartesi

ÖMER HULUSİ BARUTOĞLU İLE İLGİLİ ESKİ BİR RÖPORTAJ

Yaşayan En Yaşlı Maden Mühendisiydi
Ömer Hulusi Barutoğlu İstanbul'da Sultan Abdülhamit yıllarında doğdu, yoksuldular, evden bir boğaz eksilsin diyerek Zonguldak Maden Mektebine gitti, mühendisi oldu. 99 yaşına ölen Barutoğlu ailesini, savaşları, madenciliği Mart ayında anlatmıştı.

YAYIN TARİHİ
 17/07/2004
    Bia Haber MERKEZİ


BİA (İstanbul) - Madencilerin, maden mühendislerinin "kuruluş öncesine kök salan bir ulu çınar" dedikleri maden mühendisi Ömer Hulusi Barutoğlu 99 yaşında 5 Temmuz günü İstanbul'da hayata gözlerini yumdu.

Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne (TMMOB) bağlı Maden Mühendisleri Odası yayın Organı "Madencilik Mecmuası"nın kurucusu, ilk başyazarı, ilk müellifi ve yayıncısı Barutoğlu Madencilik dergisi Mart sayısına hayatını konuşmuştu.

Sultan II. Abdülhamit tahttayken doğan, Recep Tayyip Erdoğan başbakanken ölen Barutoğlu'nun anlatısını kısaltarak yayınlıyoruz.


Çocukluğum

Doğum tarihinde eski kimlikle yenisi arasında çok fark var. 1300'lerde eski kimlik. Onu yeni kimliğe geçirirlerken, 1905 olacağı yerde 1906 diye yanlış geçirdiler.

Bu tarihte Sultanahmet ile Kumkapı arasında Dizdariye diye bir mahalle var; İstanbul'un eski, tipik, küçük bir mahallesi; ufak bir meydanı, evleri, hepsi bir aradaydı... Ayrıca, bu mahallenin özelliği, bir de Kur'an Kursu mektebi var. Ben ilk defa o Kur'an Kursuna yazıldım. Her gün sabahleyin, cami hizmetçisi -buna Bevvap derlerdi- ev ev dolanır; kursa giden çocuklarının sefer-taslarıyla kitaplarını, öte berisini bir sırığın üzerine dizer, her gün mektebe götürürdü. Akşam da oradan alır, geri bırakırdı.

Bu Kur'an Kursu aslında bir senelikti; fakat iki sene gidenler de vardı. Orada ancak alfabe (yani Arapça Elifbe) öğrenilir; ondan sonra da Kur'an okumak ve namaz surelerini ezberlemek için uğraşırlardı.

Ben gittim ama kısa sürdü; herhalde büyük ağabeyimin etkisiyle olacak. Babam zaten geniş düşünen bir adamdı; sofu, namazı niyazı yerinde değildi. Onun etkisiyle olacak, mahalle mektebinden aldılar bizi... Üç senelik ilkokula verdiler. Sonra beş yıllık büyük Reşit Paşa Numune Mektebine gittik.

Daha ilk sınıftan itibaren Fransızca, İngilizce öğretimi vardı, Almanca yoktu. Reşit Paşa Mektebi bittikten sonra, önce Gelenbevî İdadîsi'ne, sonra Vefa Sultanisîne gittim. Vefa Sultanisi'nde 11. Sınıfa kadar kaldım; 11. Sınıfta ipka oldum.

Aile Efradı Perspektifinden Tarihî Arkaplan

Zaten kötü zamana yetiştik. Harpler üst üste, fakirlik, perişanlık... Babam İstanbul'da muntazam bir iş sahibi değildi. Ordu birliklerine zahire temin ediyor, yani bir nevi müteahhitlik yapıyordu. Çoğu zaman evden ayrılıyordu. Ordu nereye giderse, onun arkasından çalışmaya gidiyordu.

Ardından 1912 Libya Harbi başladığında -ben o zaman 6 yaşında oluyorum- Sadi ağabeyim o zaman kolağası (önyüzbaşı), ordu ile beraber Libya'ya gitti. Nasıl gittiler, ne gibi sefalet içerisinde, o belli değil. Ondan sonra kalan Halim, Ahmet, Senai ağabeylerim ve Nesibe ablam vardı.

Ablam daha evlenmemişti o zaman, fakat o da kalanların en büyüğü idi. Halim ağabeyim dahil kalanların en büyüğü Nesibe ablam idi. O ara bir usul vardı askerlikte: Eve bakacak insan yoksa, birisi kalacak, evi geçindirecek... O zaman askere gidecek çağda ve yapıda bir tek Halim ağabey vardı evde; o gidince, diğerleri eve bakmak için kaldı, askerlikten muaf tutuldu.

Halim ağabeyim gidince dördümüz kaldık: Nesibe ablam, Ahmet, Senai ve ben. Diğer kardeşlerimi hatırlamıyorum, hastalıktan ölen yok, ama kalabalık bir aileydik, bakılamıyordu. Kalanların içinde hasta olan hiç yoktu, sapasağlam bir aileydik. Annemin söylediğine göre 11 kardeşmişiz, en küçüğü de benmişim, benden sonra çocuğu olmamış.

Annemin ismi Hafize Hanım, Babamın ismi Mustafa. Anne tarafından dedem İsmail Ağa, baba tarafından dedem de Osman Ağa. İsmail Ağa'yı hatırlıyorum, Yunanistan'a yumurta ihracatı yapardı. Dal Fesli İsmail Ağa olarak tanınırdı. Dal çıplak demek, çıplak fesli yani...

Sultan Aziz zamanında, Padişah fermanıyla sarık festen çıktı. Ama, çıkaranlar birkaç kişi ile sınırlı, Yüzde 5 mesela ya da yüzde 10; ama kalanlar devam ediyor sarık takmaya. O yüzden kalan çoğunluk bunlara dal fesli dedi; yani fesine sarık dolamayan adamlar anlamına...

Dal Fesli İsmail Ağa'yı bayağı tanıyorum. Ayşe Hanımı da hatırlıyorum, annemin annesi. Onlar kaç yaşında öldü bilmiyorum; ama çok yaşlıydılar, uzun yaşadılar. Baba tarafından Osman Ağa, o da öyle çok uzun yaşadı. Umumî Harp başlayana kadar ana ve baba tarafından dedelerim sağdılar, harp içinde öldüler.

Halim ağabeyim orduda nakliye kolunda yedek subaydı. Kamyonla Adana mıntıkasına ya asker götürüyordu ya da yiyecek. O zamanlar lastik yok, araba tekerlekleri demirdendi. Tekerlekler demirden olduğu için, bir gün frene basıyor ve araba kaymaya başlıyor; o zaman Toroslarda yollar berbat, araba uçuruma kayıyor.

Arabayı ağabeyim kullanıyor, yanında bir de asker var. Ağabeyim adamı itiyor, adam düşüp kurtuluyor; ağabeyim arabayla beraber uçuruma yuvarlanıp ölüyor... Sonra, bize şehit oldu diye yazıyla bildirdiler.

Tabii annem ölüsünü görmeden inanamadı. Çok da evlat kaybetmiş, üzüntüsü de var, çok sıkıldı annem. Benden iki yaş büyük ağabeyimi Adana'ya bu işi tahkik etmeye gönderdi. Vasıta yok, oraları da bilmez o yaşta çocuk, bir şey bulamadan döndü geldi. Halim ağabey öyle kayboldu.

Ahmet ağabeyim de askerliğini yaparken kulağında bir rahatsızlık olmuş, dönmüş eve. O rahatsızlığı gidermek için doktorlar ameliyat demiş. Ameliyat iyi bitmiş, ancak doktorlar ameliyattan sonra heyecanlanma demiş. Ben Zonguldak' tayken, mühendisliğin son sınıfında imtihanlar sırasında, ağabeyim şu veya bu sebeple çok heyecanlanmış ve hastanede ölmüş...

Babam ben mühendis çıktıktan çok sonra öldü, 1933'tü sanırım; Turhal'da etüt yapıyordum o zaman, antimuan madeninde. Tabii vasıta da kıt o zaman, babamın ölümüne yetişemedim; geldiğim gün "... yetişemez, gelemez" diye kaldırmışlar cenazeyi.

Annem Ahmet ağabeyimden evvel öldü. O üzüntüden hasta olmuştu. Bir şey söylersin güler uzun müddet, sonra gülme biter, ağlamaya başlar, acayip bir hastalık. Bunun dışında annem yumuşak tabiatlı, uyumlu ve bilhassa eline geçenle yetinen, sessiz bir insandı.

Okuldan döndüğümüzde donmuş ellerimizi göğsüne sokup ısıtır ve sonra üzerine biraz toz şeker ile bir-iki damla zeytinyağı damlatılmış birer dilim ekmeği ellerimize tutuşturur, bizi oyalardı. Kıyması ve yağından çok suyu bol olan patates, başta gelen, şaşmaz yemeğimizdi. Evde iyi aydınlatılmış oda olmadığından, ödevlerimizi akşam karanlığından önce tamamlamak zorundaydık. Uzun kış geceleri, bir odada toplanıp ağabeylerden birinin okuduğu "Çalgıcının Seyahati" romanının bir önceki geceden kalan bölümünü dinlerdik.

Babam bize karışmazdı, işi yolunda, kazancı yerinde olduğunda, geleceği düşünmeden kaygısızca harcardı. Evimizde, babamın Sivas dönüşü getirdiği tek halı, yemek masası, birkaç sandalye dışında eşya yoktu. Yataklar sabah kaldırılır, yüklüğe konur, akşam serilirdi.

Zonguldak Maadin Mekteb-i Alisi Perspektifinden Tarihî Arkaplan

Savaş sonrasının sefalet ortamında boğuşup dururken, gazetelerde bir ilan çıktı: "Mühendis mektebine adam almıyor...." Nasıl alınıyor? Talebenin iaşe ve ibate masrafları devlete ait. Zorunlu hizmet ise yok, fevkalade bir şey. Tabii Trablus Harbi, Balkan Harbi, sonra da Harb-i Umumî derken, ailelerin yoksulluğu da katmerleniyor. Zenginler bunun dışında; ama, aşağı ve orta halliler kayboluyor.

Asıl sefalet de o zaman başlıyor, Ne yiyecek var, ne giyecek var, ne barınacak var. Zaten şeker Rusya'dan geliyordu o zaman, un ve gazyağı Romanya'dan geliyordu. Şeker Rusya'dan kelle halinde gelir, kırılıp sonra yenirdi. Memlekette bir şey yoktu, doğru dürüst bir üretim yoktu...

Bir iğne dışarıdan geliyor. Çabuk köpüren sabun İngiltere'den veyahut Belçika'dan geliyor. Demek istediğim tamamen dışarıya bağımlıyız ve imkânlara göre hareket mecburiyeti var.

Çabuk köpüren sabunu bildiğimiz yok, biz kille elimizi yıkardık, yeşil kille... Kil kurutulur, suyla temas edince de elde biraz köpürürdü. Onunla idare ederdik, o kadar yoksulduk. O kadar yoksulduk ki: Sirkeci'de askerî sevkıyat vardı, oralarda dolaşır ve orduya gönderilen çuvallardan dökülen fındık fıstığı toparlardık; o kadar sefalet yani...

Öyle ki, giyecek bir şeyimiz de yoktu. Benim ablam iyi dikiş bilirdi. Mecbur etmişlerdi; evinde makinesi olan, askere çamaşır dikecekti. Ablam çamaşır dikerken bize de palto dikerdi.

Çanakkale'de ölenlerin elbiselerini paltosunu hükümet tekrar İstanbul'a gönderiyordu. Bu İstanbul'a gelenler yırtık pırtık... Mikroptan kurtarmak için buhara tutarlardı... Ondan sonra, buhardan çıkanı orada kontrol ederler ve eğer ufak tefek yamayla bir işe yarayacaksa tekrar Çanakkale'ye gönderirlerdi. Yok işe yaramayacak haldeyse, kapının önüne atarlardı. Sirkecide hâlâ duruyor orası; Gülhane Parkı'nın denize bakan kısmıyla Sirkeci İstasyonu arasında.

Oraya atarlardı yerlere... Biz de başka mahallelerin çocuklarıyla gider, çöplük karıştırır gibi oradaki eşyaları karıştırırdık. Öyle ufak tefek yama ile idare edebilecek gibiyse, evde elden geçirip bizim üstümüze göre yaparlardı; palto diye bizim gördüğümüz bu... Sefalet diz boyu, öyle büyüdük...

Gazetelerde çıkan o ilanı, yani "Devlet bir madencilik mektebi kuruyor. (....) İaşe ve ibate devlete ait. Buna rağmen mektep bitince mecburî hizmet yok..." mealindeki ilanı görünce, bir ilanı okuduğumu hatırlıyorum, bir de ha bire yamalı pabuç giymekten anamızın kovalandığını... Affedersiniz!.. O ilan, ayağıma sağlam bir pabuç, sırtıma da kalın bir kaput demekti benim için... Ne Zonguldak'ın Türkiye'de olduğunu biliyorum; ne de başka bir şey...

Sene 1924, yani Kurtuluş Harbi bitmiş; Kurtuluştan sonra kalkınmaya çalışıyoruz. Babam da bizi geçindirmeye çalışıyor. Elde yok, başta yok, evde yok; işte bu yokluk düzeni içerisinde, o ilanı orada görünce "... Bari bir boğaz eksik olsun, ben gideyim şu mektebe" dedim.

İmtihanla kayıt-kabûl yapılıyordu. İmtihana girdim; tabii lise (Vefa Sultanisi), 11. sınıfta ipka olduğumuzdan daha bitmemiş durumda. "İmtihanı kazandın" dediler ve bir takım da elbise temin ettiler.

Ama imtihanı gerçekten kazandık mı, orasını bilemiyorum. Belki de kazanmadık; tıpkı Mevlana'nın dediği gibi: "Kim olursan ol, gel." Yani, adam arıyorlar o zaman; Devlet, bir an evvel okutayım da piyasaya çıkartayım derdinde...

Mektebe girdik, bize Zonguldak'ta kalın dediler. Ama zaten borç alıp vapurla İstanbul'dan oraya gittim. Ama, öyle kamarada filan değil, Zonguldak'a kadar güvertede yatarak gittik.

Oraya gelince kalacak bir yer yoktu. Bir otel vardı, Tomayan Oteli diye, Zonguldak'taki tek otel de oydu. Zonguldak henüz kaza idi... O otelde kaldık ama, ikinci günden itibaren bende para bitti. Zaten parayı ablamın kocasından almıştım. 3 yahut 2 Lira... Kalacak yer yok...

Allah rahmet eylesin sonradan kimya hocalığımızı yapan ve Almanya'da kimya üzerine ihtisas yapmış Arif Bey vardı. Ona gittik birkaç kişi, "Biz döneceğiz. Paramız yok, kömür vapuruna binip İstanbul'a döneceğiz." dedik.

"Ben size Zonguldak'ın dışında bir yer göstereceğim, orada barınacaksınız. Giyecek de temin edeceğim" dedi. Biz de geriye dönmekten vazgeçtik ve orada kaldık.

Birinci sınıftayken, mektep için bina yoktu... Eskiden kalma bir kışla vardı; ahım şahım değildi bina olarak... Mektep o kışlada açıldı. Mektep evvela 3 senelik tedrisat için planlanmış. Sonra da 4 senelik bir programa tamamlamak için uğraşıyorlar. O müddet içerisinde, bir yandan da çeşitli ilavelerle alelacele kışlayı mektep haline sokmaya çalışıyorlar. Oraya o şekilde yerleştik.

Madencilik tarihinden karakteristik kesitler
"Karabük demiri Lüksembourg'dan değil, Divrik'ten alacak!.."

Bizzat Atatürk'ün direktifiyle İzmir'de bir İktisat Kongresi toplanmıştı. Yanlış olmasın diye söylemiyorum tarihi. O kongrede, ondan evvelki yıllarda Avrupa'dan grup halinde getirilen Alman Mühendisleri var.

Gelen herkes, kendi okuduğu mektepten yüksek mühendis olarak çıkıyor; bize geliyor. Tabii onlar da kendi çevrelerini tutuyor. (....) Bütün Türkiye"ye şamil bir etüt yapıyorlar.

Yani, her grup kendi geldiğinde yapıyor ve vardıkları karar haklı kendilerine göre. Bana göre değil! Çünkü şöyle bir bakıveriyor; ".... bu memlekette maden yok, işletmeye değer maden düşünmek mantıksızlıktır" diyorlar. Yok!.. Peki Karabük kuruluyor o sırada, demir lazım.... "Karabük, demiri Lüksembourg' dan getirsin" diyorlar. (....)

Eskiden bir tabir vardı; "silsile-yi meratip" derler, muayyen yaştan sonra insan gelişmelerin sırasını unutur, karıştırmamaya çalışıyorum. Grup grup çalışmalar vardı memlekette.... Ama daha ortada bir şey yok.

O sırada Divrik civarında demiryolu çalışmaları yapan bir grup var. Cumhuriyetin ilk demiryolu... Tabii onlar kendilerine göre etütler yapıyorlar. Yalnız yaptıkları etüt güzergâh etüdü; yani "Demiryolunu nereden geçireceğiz?" sualine cevap aranıyor...

Ama madenle alâkası yok. Bir ara çalışırken o güzergâh etüdünde -Bilmem, bilir misiniz? Aslında, teodolitle km'de bir istikamette çalışılır. Her grup için ayrı bir şey. Şimdi o çalışmada da, genellikle iş kolaylığı için pusulayla çalışıyorlar- bir ölçü yapıyor bir hanım kişi, öbürünün yaptığı ölçüyü tutmuyor aynı noktalar için....

Bunu kavrayamıyorlar önce; sonradan karar veriyorlar, diyorlar ki: "Bu herhalde, teknik hata değil, bir mahalli zorunluluk (....) Fakat buna etkili olan bir şey var burada, bu pusulaya tesir eden."

Orada, bu pusula meselesi ortaya çıktığında, bir Rus jeolog vardı aslında. Rus bizde çalışıyor, namuslu bir adam. MTA daha yeni teşekkül etmiş. Onun üzerine Rus jeologu gönderiyorlar oraya. O mıntıkada maden olduğunu iddia eden de bir çoban var: Kalaycı Hüseyin Ağa.

O bir çuvala dolduruyor numuneleri; getiriyor kendi parasıyla Ankara'ya... Ben de o zaman Ankara'dayım. Daha yeni İspanya' dan gelmişim. Gidiyor, Kalaycı Hüseyin yakalıyor Rus'u, ben götüreyim seni diyor madenin olduğu yere. Hava da soğuk, Aralık ayı gezecek, bindirecek bir vasıta yok.

Bir yere kadar beraber çıkıyorlar, oradan sonrasında Rus pes ediyor, terk ediyor. Gitmem deyince dönüyorlar. Verdiği rapor ".... yatak işlenmeye değer bir yatak değil" diye.

Fukara Hüseyin Ağa bağırıp çağırmaya başlıyor, kaba bir adam, sövüyor, sayıyor ve diyor ki: "Beni madenin yerine götüremedin demeyin, siz çıkmadınız."

Bu defa adamın iddiası üzerine, biz de yardımcı olduk ona. Yeni bir grup gitsin, başında kolaylık olsun. Hakikaten, ikinci gidişte Rus: "Ben yanılmışım, burada pnöma-tolitik bir teşekkül var..." dedi. Yukarıdan aşağı bütün cevher manyetit.

Hemen, ikinci bir grup kuruldu; başında ben varım. ETİBANK'ın gönderdiği bir mühendis de bir yandan çalışmalar yapıyor. Açık işletmeye başlamış kendine göre. Kendisi de köy evi gibi toprak harçla yapılmış bir küçük kulübede; karısını da beraber getirmiş -Allah akıllar versin- orada idare ediyor işi.

Yusuf Gürata, yakında öldü; O arkadaş başlıyor işe. Biz etütlere başladık ve bir de baktık ki, Kalaycı Hüseyin Ağa yerden göğe kadar haklı. Dedik ki: "Karabük demiri Lüksembourg'dan değil Divrik'ten alacak." Biraz da Atatürk'ün korkusu oldu, hani, ".... maden yok, yok dediniz; ama var." tarizinde bulunur diye.... Ve bu şekilde MTA kuvvetlendi biraz. Yani düşünün ki madencilik böyle başladı.

Memlekete ille de sıcak su lazımsa, onu da biz buluruz(!)

Yanlış hatırlamıyorsam 1943 sonu ya da 1944 başıydı. Bolu zelzelesi olduğunda, İsmet Paşa zelzele bölgesine giderken Kızılcahamam'da çalışmalar görünce sorar, Ankara Valisi: "Yeni Termal Otel yapılıyor" der. Paşa, "Yeteri kadar su var mı?" diye sorar.

Vali Nevzat (Tandoğan) Bey soruyu müspet karşılar ise de, bunu düşünmedikleri sonradan ortaya çıkar. Vali Ankara'ya dönünce MTA'ya başvurur. MTA da Klyn Jorge adındaki bir su arama jeologunu gönderir.

Arazide 8-10 gün süren çalışmaların sonucunun bildirildiği raporda su durumu açıklanmamış; Vali de: "Ben sıcak su istiyorum, rapor değil..." diyor. Durumdan haberdar olan Vilayet Bayındırlık Mühendisi Şükrü'nün beni Valiye tavsiye etmesiyle, Kızılcahamam'a -mühendis eşiyle, ben de Türkân'la- gittik.

Bir günlük inceleme sonucunda sıcak suyun otele yakın fay hattının dışında bulunduğunu tespit ettim; 4x4 m çapında açtırdığım kuyuda 70 °C sıcaklıkta su buldum. Ankara'dan getirilen tulumbalarla daha büyük çapta yapılan çalışmaların sonuçlanması Valiyi memnun etmişti (bu arada mühendisin çevreden buldurduğu yataklarda ormanda iki gece yattık).

Sonradan inşaatın bitiminde beni bulamadıklarından, otelin girişine astıkları bir pirinç plâkada, Ankara Ziraat Fakültesi'nden bir profesörün adını Kızılcahamam Termal Suyunu bulan adam diye yazmışlar. Gün geçti, ben de üzerinde durmadım; maksat otele daimî termal su bulmaktı, şöhret aramak değil. O nedenle profesörün tutumu üzerinde durmamıştım.

"Biz önce Fevzi Çakmak'ın teklifi olan Çay kasabasından işe başladık..."

Cumhuriyetin ilk yıllarında öngörülen Birinci Beş Yıllık Sınaî Kalkınma Planı kapsamındaki önemli işler arasında azot sanayisinin kuruluşu düşüncesi de vardı. Ancak bu hassas konu bir türlü ele alınamadı.

1950'lerde Seyitömer linyit yataklarına yakın bir yerde tesisin kurulması planlanınca, kesin yer tespiti gereği ortaya çıktı. Kırıkkale Fabrikaları Genel Müdürü, işten anlayan tecrübeli kimya mühendislerinin ve benim de içinde bulunduğum bir heyeti yer seçimiyle görevlendirdi. Beni de başkan yaptılar.

DP'nin (Demokrat Parti) Kütahyalı kodamanları (tıpkı şeker fabrikasının yer seçiminde olduğu gibi) şehir yakınındaki kötü bir araziyi ele geçirip öne sürdüler.

Elimizdeki programda vaktiyle Mareşal Fevzi Çakmak'ın teklifiyle gündeme gelen ve Afyon'un doğu-güneydoğusuna rastlayan Çay kasabası da var. Heyet, Kırıkkale'den katılan Makine Y. Müh. Ekrem Paşa dışında tamamen tarafsızdı, parti etkisinde yer seçimine girecek tipte kişiler değillerdi.

Yani açıkçası, iş benim kararıma bağlı görünüyordu. Bizim Bakan Sıtkı Yırcalı idi; açıkça etki yapmamakla beraber, el altından Kütahyalı particilerin yerini ortaya sürüyordu. Yer seçimi arazi spekülatörleri için çok kârlı, büyük bir işti. Biz önce Fevzi Çakmak'ın teklifi olan Çay kasabasından işe başladık.

Bölge fakirdi, fabrika çevreyi kalkındırırdı, ama ben araziyi beğenmedim. Büyükçe bir fay hattı zelzele olması halinde fabrikayı her zaman tehlikeye sokar, güvenli bir yer değil diye düşündüm. Durumu Genel Kurmaya da aktardım, bana hak verdiler; Çay kasabasını listeden çıkarttık. Bugünkü Çay Zelzelesi 50 yıl önceki tespitin ne kadar isabetli olduğunu ortaya çıkarttı.

Kütahya şehri yakınındaki arazi ise, ağır gazların fabrika çevresinden kolay kalkmayacağı ve Kütahya için ileride büyük tehlike yaratacağı düşüncesiyle seçim dışı kaldı. Elde Seyitömer kömür sahasına yakın, şehrin 20 kilometre doğusundaki bir alan kaldı ve orada karar kıldık. Azot sanayii gibi yurdun büyük bir kuruluşu için yer seçmek, insana ömür boyu bir kez nasip olan, şerefli bir olay...

"Bu borların satılmasına sizin Mühendisler Birliği engel oldu..."

Cumhuriyet döneminin sınaî ölçekli ilk maden işletme ünitesi Divriği'de başladı. Ondan evvel yok muydu maden? Vardı... Bandırma'da pandermit vardı. Bandırma'daki pandermit İngiliz konsorsiyumu işletmesiydi. MTA'nın teşekkülünden sonra, biz bunları sıkıştırdık.

Maden dairesi vasıtasıyla biz bu İngiliz heyeti sıkıştırdık daha fazla çıkar diye. Adam haklı olarak dedi ki: "Maden yok ki, taş mı çıkaracaksın? Hava hattını bile çalıştıramıyoruz." İddia ediyor, biz de inanıyoruz.

Çünkü başka türlü bir bilgi bizde yok. Sonra zamanla dünya çapında bor yataklarına sahip olduğumuz ortaya çıktı ve mücadele mevzu oldu. Tahsin Yalabık vardı ETİBANK'ın başında o ara... Bu arkadaş namuslu bir insandı; İngilizlerin teşvikine rağmen bu büyük yatağı İngilizlere kaptırmadı. ETİBANK'ın elinde kaldı madenler. Bu işin tarihçesi bu... Sonradan da borun satılmasına sizin Mühendisler Birliği engel oldu. ETİBANK da idare olarak elinden geleni yaptı, durdurdu satışı.

"Yaklaşık 30 km havaî hat yapılmış; (....) tenor % 20-25 Mn."


Fethiye'de bir manganez madeni vardı. Buradaki madende etüt yapılmış, yaklaşık 30 km havaî hat yapılmış, ayırma yerleri yapılmış, mühendis, işçi yerleri tamam...

Mükemmel bir teşekkül olmuş. Baktılar ki iş vahim, o zaman akıllarına gelmiş, "Yahu, bunun hesabı nedir?" bir de bakmışlar ki, tenor yüzde 20-25 Mn. Satılmaz, alınmaz... Koca profesör bunu nasıl hesaplamamış?!

O zaman aklım başıma geldi ki, ortalama tenör olmayınca bir maden yatağı doğru dürüst çalışmaz, bu çok mühim.Bu kararla yetiştik ve ben bu kararla Divriği'nin ortalama tenorunu hesapladım. Ortalama tenorun hesabını 1000 küsur numuneden büyük bir emekle ortaya çıkarmışım ve bu işi bir sistem dahilinde yapmışım. Bir insanın ömrüne yeter...,

" Zonguldak'tan mezun olduğum için (....) kimse dinlemez bizim lâkırdımızı."

Yabancı sermayeli Türk Maadin şirketi Almanların sermayesiyle kurulmuş. Eskişehir'de bir krom yatağı almış. Kendi mütehassısları var, Almanya'dan gelmiş. Bakmışlar ki, burada bir demiryolu, bir de istasyon var. Orada büyük bir krom yatağı var şimdi; şirket o yatağı birinden satın almış.

Ardından da "orada maden yok" kararıyla sahayı terk ediyorlar. Ve verdiği karardan da vazgeçiyor koca şirket. Danışmak için bana geldiler. Burada maden var, hem de çok var. Ama, ben Türk olduğum için veya Almanya'dan, Fransa'dan değil de Zonguldak' tan mezun olduğum için, tamam artık bitti, yandı; kimse dilemez bizini lâkırdımızı...

Ben şirkete dedim ki: ".... Bunu ben tazmin ederim. Alın sahayı, dediğimi yapın, ondan sonra bırakın." Dediğimi yaptılar; orada bir kuyu vardı, derinleştirdik, bütün sahaya sondaj yaptık.

Neticede yeni bir maden yatağı bulduk. Aynı şirket, bu defa parasından vazgeçtiği yatağı yeniden satın aldı. Namık Esmer diye bir arkadaş var, öldü o da. O arkadaş vasıta oldu o işe, madeni yeniden satın aldılar.

"Maden arama işinde Provens Metalojenik mefhumu çok mühim...."

Ben bu işleri bırakalı otuz sene oluyor. Ama meslek mevzuunda edilecek bir çift sözüm var. Maden arama işinde Provens Metalojenik mefhumu çok mühim.... Memleketin her tarafının Provens Metalojenik fotoğrafını çekmek lâzım.

Bütün Türkiye sathının Provens Metalojenik Haritasını sağlıklı olarak çıkartmak lazım ki, insanlar bakır-kurşun-çinko aranacak bir yerde krom, manganez, tuz veya kömür aramasınlar. (BA)


http://eski.bianet.org/2004/07/19/38782.htm

   

Hiç yorum yok: