30 Mayıs 2014 Cuma

ABDULLAH HÜSREV GULEMAN 103 YIL ÖNCEKİ ZONGULDAK’I ANLATIYOR


 

ABDULLAH HÜSREV GULEMAN

103 YIL ÖNCEKİ ZONGULDAK’I ANLATIYOR
 
                                       
Bugün Krom madeni denildiğinde adı ilk olarak aklımıza gelen ve bu madeni Elazığ’da keşfettiği ilçeden soyadını alan maden mühendisi Abdullah Hüsrev GULEMAN 1938 yılında MTA Dergisinin 13.sayısında 25-32 sayfalar arasında Hayatım başlığı altında bize çok ilginç ve ayrıntılı bilgiler sunar. Aşağıda 1911 yılında ilk kez ziyaret ettiği Zonguldak’ı anlatan bölümü o günün dilini aynen koruyarak sizlere aktarıyorum.
 
                                   
            1327 senesi yani miladi 1911 de Mülga Ziraat ve Ticaret Nezareti hesabına “Paris Yüksek Maden Mühendis Mektebi” talebesi idim. Gurbete çıkalı iki buçuk sene olmuştu. Vatanımı çok özlemiştim. Tatilde Mülga Nezarete müracaat ettim, Ereğli kömür havzasının umumi jeolojisi ve havzada kullanılan işletme usulleri hakkında etüd yaparak mecburi bulunan seyahat raporumu tanzime müsaade aldım.

İstanbul'dan bindiğim vapur, güzel bir yaz sabahı Zonguldak önüne vardı. Aheste beste limana girmeye başladı. Karşımdaki manzara sahili müstesna pek hoşuma gitti. Zonguldak dar, geniş bir takım vadilerle yekdiğerinden ayrılmış görünen yemyeşil dağ yamaçlarına serpilmiş küçük küçük meskenleriyle uzaktan cidden göz aldatıcı ve pitoreskti.
                                                                     
Yalnız Balkaya ile Soğuksu vadisi arasındaki yerler şimdiki gibi mamur olmayıp, bomboş kalmış taşlık ve çalılıklardan ibaretti. Sahilde direk harmanı olarak kullanılan pis bir kumluk arkasında Ereğli Şirketinin metruk kok fırınlarıyla faal lavuarları görünüyordu.

            Vapurdan karaya çıktım. Limanda nihayetlenen Üzülmez demiryolu güzergâhı, kasabanın yegâne ana caddesini teşkil eder gibi görünüyordu. O zamanki liman sonradan yapılmış bulunan “çabuk yükleme tesisatını” kaale almazsanız, hemen bu günkü haline benziyordu.
                                        
            Bavulumu maden idaresini bilen bir hamala verdim. Kömür tozlu ve topraklı bir yol kenarından yürüdük. Deniz tarafında Ereğli Şirketinin idare merkezinden maada enteresan hiç bir bina yoktu. Caddenin kara tarafında ise limandan itibaren sahil manzaralı beş, on kulübe ve salaş ile aralarında bazen mezbelelik görülen ufak, tefek bir takım ahşap veya kâgir yapılar göze batıyordu.

 Sekiz dakika sonra, o vakit de şimdiki yerinde ve fakat ilavesiz halinde bulunan maden idaresine girdim. Temiz giyinmiş, dik duran, kibar tavırlı bir zat Bay Müdür beni büyük bir nezaket ve samimiyetle kabul etti. Uzun uzadıya konuştuk. Vazifesinin ve muhitinin icaplarını hakkı ile kavramış görünen yüksek terbiyeli ve alafranga meşrep olan bu zattan, Ereğli kömür havzasının eski ve yerli idare sistemleri ile madenciliğin umumi vaziyeti ve Zonguldak'ın derhal göze çarpan kozmopolitliği hakkında inanılır malumat ve olgun fikirler aldım.

Öğle yemeğinden sonra Bay Müdür refakatiyle Zonguldak Kaymakamını aklımda kaldığına göre Rum Ortodoks Hiristaki Efendiyi, hâkimi, müftüyü, Rum Metropolitini, Fransız, İtalya konsoloslarını, Ereğli Şirketi Direktörü ile Rombaki ocakları direktörünü ve o devirde belediyenin bir kıymeti bulunmadığından mahallî eşraftan bir kaç madenci ve tüccarı ziyaret ettim.

Dikkat ettim ki, Türkçe yalnız memurlarla ameleye hitap edildiği zaman kullanılıyor ve Jön Türklere “Monşer bey” diye hitap etmek takdir ve sempati alameti addolunuyordu.

Ertesi gün kasaba civarındaki maden ocaklarını, kasabanın mühim mahallenle çarşı ve pazar yerlerini gezmekle işe başladım. Bir kaç gün içinde Fransızların Gelik ocağından ta Ereğli limanına kadar mevcut bütün mühim ocakları gezip gördüm. Şimdi olduğu gibi o devirde de ocakların dâhili amelesi ekseriyetle Zonguldak'ın Hinterlant'ındaki köylülerden teşekkül ediyordu. Liman haricinde ve ağızlarda kömür nakliye ve tahmilatı Ereğlililere inhisar etmişti. Ocak dış işleri amelesi ise Karadeniz ve şark vilayetlerinden geliyordu.

Çarşı, pazarda küme küme rastlanan işe girmiş amele, eli yüzü kirden kısır bağlamış, elbisesi pis bir palaspareden ibaret bulunmuş olan hasta yürüyüşlü bir takım zavallı adamlardı.

Küçük sermayeli bir kaç mahalle bakkalı ve çerçi istisna edilirse bütün çarşı esnafı, artizanlar ve mağaza sahibi tüccar gibi maden ocaklarında dahi amele ile bunların sevk çavuşlarından başka çalışmakta bulunanların hemen kâffesi gayri müslim ve gayri Türk unsurlardı.

Sık, sık konuşulduğunu işittiğim lisanlar ehemmiyetleri sırası ile Fransızca, İtalyanca, Hırvatça, Rumca, Ermenice ve Yahudice idi.

            Gerek kasabada ve gerek madenlerde göze çarpan meskenlerin yüzde yetmiş beşinde gayri Türkler sakindi.
                                  
Amelenin ekserisi, yazın açıkta ve kışın da kendi taraflarından madencilerin sathi yardımı ile taş, toprak ve kamalık ağaçlardan uydurulup kaydırılmış tamamıyla gayri sıhhi kulübelerde yatıyorlardı.

            Meşrutiyet ilanından sonra Hükümete bir cemile göstermiş olmak için Ereğli Şirketi, Rombaki, İhsaniye ve Kandilli ocakları bir kaç kâgir numunelik amele barakası yapmışlardı. Bunların inşasında gözetilen maksat; amelenin mahfuz bir yerde hiç olmazsa kuru tahta üzerinde tabanlarını ateşe karşı uzatarak işinden çıktığı pis kıyafet ile hemen yatıp uyuyabilmesini temin etmekti.

Bu sayısı mahdut kulübeler tip olarak on sekizer kişilik yapılmış ise de çok kere bunların her birinde yirmi dörder amele iskân edilirdi.
                                   
Bundan maada amelenin tedavisi meselesi de Allaha bırakılmıştı. Ereğli Şirketinin küçük bir hastanesinden başka hiç bir madende ve hatta kasabada bile maatteessüf hastane yoktu. Ereğli kömür havzasının öğrenmek istediğim jeolojisi hakkında ise bana Mühendis G. Ralli'nin 1896 da neşrettiği bir istikşaf etüdünden “malumat satmak nevinden” iktifa olundu, işte o kadar... Ve ben bu ilimsizliği, kayıtsızlığı tabii buldum. Çünkü maden ocaklarının ekserisi plansız, ( imalât haritasız) işliyor ve maden idaresi de ilmi, fenni bir gaye takip edecek fenni teşkilattan mahrum bulunduğundan hiç olmazsa imalat haritası ile işleyen ocakların olsun bu haritalarını muntazaman toplayarak koordine etmekten aciz bir halde bulunuyordu.

            O zamanın icabı pek keyiflerine bırakılmış bulunan madencilerden en fenni işlediğini iddia eden Ereğli Şirketi bile ocaklarında tercihan kalın damarları gelişi güzel işliyor ve vasaiti bir hesapla serveti milliyenin yüzde otuzunu ifna eyliyordu. Çünkü Ereğli kömür havzasının idari, iktisadî ve fenni siyasetine hukuken nazari mal sahibi bulunan Osmanlı Hükümeti hakim olmaktan maatteessüf pek uzakta bulunuyordu. Bu siyaseti, başta Fransız ve İtalya konsoloslar ile Rum Metrepolidi bulunduğu halde muhtelif din ve milliyeti haiz “bedeli masraf” denilen küçük, büyük sermaye mümessillerinden bir “fırkai müellife” kaymakam ve maden müdürünün bilerek bilmeyerek gösterdikleri mümaşat ve yardımla menfaat ve gayelerine göre sevk ve idare ediyordu.

            Böylece bir hafta içinde anladım ki, Zonguldak şahsi menfaatlerin bayağı bir savaş yeri olmaktan ve Ereğli kömür havzası da Osmanlı Hükümetine milli servet ve Türklük zararına vasıtalı, vasıtasız mühimce bir varidat membaı bulunmaktan başka gayevi bir karaktere malik değildir.

            Bundan çok müteessirdim. Hemen İstanbul'a avdete karar verdim, intibaatımı soranlara gördüğüm “kap kaççılıktan” ve amelenin sefaletinden pek derin bir eza duyduğumu söyleyerek alakadarları şiddetle tenkit ediyordum.

            Zonguldak'ı terk edeceğim günün sabahında maden müdürünün odasında yine kömür havzası hakkında konuşuyorduk. Mösyö “De Lagarde” diye odacı haber verdi. Ereğli Şirketinin en büyük direktörü bulunan bu kibar Fransız evvelce makamında ziyaret etmiştim, işittiklerime göre Zonguldak'ta hakşinaslığı ile herkesin sevgi ve saygısını kazanmış yüksek seciye ve kültür sahibi bir adam olan “Mösyö De Lagarde” odaya girince ayağa kalktık ve saygı ile başköşeye geçirdik. Biraz havai konuştuktan sonra benim o akşam İstanbul’a avdet edeceğimi ve Zonguldak'tan hiç de iyi bir intiba ile ayrılmadığımı Bay Müdürden öğrenince gayet tabii bir eda ile “Ben dedi: “Zonguldak'ta epey eskidim. Bu kömür havzasının nasıl keşfolunduğunu ve bu güne kadar tabi kılındığı idare ve işletme rejim ve usullerinin geçirdiği istihaleleri oldukça etraflı tetkike fırsat ve vakit buldum. Fransa'da Yüksek Maden Mühendisliği tahsil etmekte bulunan bir Jön Türkü dinleyebilmek beni çok memnun edecektir. Rica ederim azizim bütün intibalarınızı açık kalplilikle söyleyiniz. Ehemmiyetle sizi dinliyorum. Mumaileyhin bu nazikâne teşvikinden cesaretlenerek teessürle yüreğimin başındakilerini döktüm. Bu acı tenkitlerim nihayet bulunca “Azizim delikanlı dedi. “Hulasaten anlıyorum ki, siz İstanbul da doğmuş, tahsilinizi bitirmiş, vatanınızın başka yerlerini tanımaksızın Fransa'ya gönderilip istikbalde sizi realist yapacak bir mesleğe sülük etmişsiniz ama henüz hayalperversiniz. Fransa'da gördüklerinizi buranın içtimai ve sınaî varlık derecesi ile mukayese edip hemen hayal sükûtuna uğramışsınız. Havzadaki sermayenin yüzde sekseni gayri millidir. Bu sermayedarların memleketten ziyade kendi emniyet ve menfaatlerini düşünerek hal ve zamana göre iş politikalarını yürütmelerini tabii görmüyor musunuz? Bura madenciliğinin ağır ve kaba işleri Türklere yüklenmiş olmasına rağmen bunları cehalet ve içtimai sefaletten kurtarmak çareler ile hiç kimsenin alakadar olmaması insani hislerinizi, milli gururunuzu yaralamış bulunduğundan, tenkitleriniz realiteden ziyade duygularınıza dayanıyor. İnsaf ile düşününüz ki, Fransız milleti bundan 150 sene evvel harekete gelmiş “Hâkimiyeti Milliye”yi temin eylemiş ve iptidai tahsili mecburi kılmıştır.

“Hürriyeti efkâr ve vicdan” sayesinde ilim ve irfan, sanat ve marifet durmadan terakki etmiş ve halk ekonomisiyle birikmiş sermayelerden istifade ile cesim sanayi kurulurken işçiler için de çeşit çeşit sıhhi ve içtimai muavenet teşkilatları ile beraber yüzlerce tecrübeli ilim adamlarından, mühendislerden müteşekkil (Hükümet etüd ve kontrol heyetleri) doğmuş ve zamanla tekâmül etmiştir.

            Hâlbuki siz “Jön Türkler” henüz bir kaç sene oluyor, ecel döşeğinde can çekişen Osmanlı İmparatorluğunu ölmeden kurtarabilmek iman ile silaha sarılıp meşrutiyet idareyi ilan etmekle her şeyin gül ve her yerin gülistan mı olacağını sandınız ki, Fransa'da asırların mahsulü bulunan terakkiyatı hemen Ereğli havzasında da görmek istiyorsunuz!

            Ahvale vakıf bütün ecnebi dostlarınız gibi ben de esefle müşahede ediyorum ki, “meşrutiyet hükümeti” gerek dahil de ve gerek hariçte mazinin seyyiatından mütevellit pek çok mudal meseleler ve siyasi entrika dalgaları ile çevrilip sürüklenmektedir. Bu gidişle “Jön Türkler” bütün hüsnü niyet ve gayretlerine rağmen daha çok seneler artık kangren olmuş bu Osmanlı camiasında muvazeneyi tutmak rolünden öteye geçerek memleketin iktisadiyatı ile birlikte Türklüğü de yükseltecek millî bir hükümet kuramayacaktır. Eğer böyle bir hükümetiniz olsaydı hukuken Havza-i Fahmiye’nin hakiki sahibi bulunmasından dolayı ona haykırarak diyecektim:

Eğer Havza-i Fahmiye’nin de Avrupa kömür havzaları gibi iktisadi ve içtimai büyük bir inkişafa mazhar olmasını cidden istiyorsanız hemen planla harekete geçiniz:

1- Avrupa'ya yüzlerce talebe gönderip muhtelif şubelerden mühendis, jeolog ve kimyagerler yetiştiriniz ve ilk yetişenleri Ereğli kömür havzasına tayin ederek Zonguldak'ta bir maden baş çavuş ve usta mektebi açınız.

2- Havza-i Fahmiye’nin derhal haritayı munzaması ile jeolojik etüdlerini ve icap eden yerlerde kömür taharri ameliyatını yaptırıp neticesine göre kömür havzanızı istismar merkezine taksim ederek mevcut ocakları bunlara kalbediniz.

3- Piyasanın icaplarına göre kömür istihsalatını kategorilere ayırarak standardize ettikten sonra satış işini bir elden idare eyleyiniz.

4-Tahmil ve tahliye bakımından muktazi evsafı haiz bir liman vücuda getirerek bunu istismar merkezlerine ve Anadolu dahiline şimendiferle bağlayınız.

            İşte aziz dostlarım bunları başaracak kudret gösterdiğiniz zaman direk ve daimi amele meselesi de kendiliğinden hallolunur” diyerek ayağa kalktı. Veda esnasında Bay Müdürle benim derin bir murakabeye dalmış durumumuzu fark edince hararetle ilave etti.

            “ Unutmayınız ki, sözlerim ne bir ütopi ne de bir “teklifi malâyutlak” ifade eder. Jön Türkler ya bu dediklerimi yapacak kadar şuurlu bir varlık gösterecek, yahut Türkiye tarihe karışmağa mahkûm kalacaktır. Tekrar görüşürüz.” diye çıkıp gitti.

Abdullah Hüsrev GULEMAN daha sonraları Zonguldak’ta 1923 yılından itibaren Havza-i Fahmiye Müdürü olarak görev yapmıştır. Maalesef tüm araştırmalarıma rağmen hakkında derli toplu bir biyografiye rastlayamadım. Doğum tarihi bilgisi de hiçbir kaynakta yer almıyor. Ancak Cumhuriyet ve Milliyet Gazetelerindeki ölüm ilanı haberlerinden onun 25 Ağustos 1964 tarihinde vefat ettiğini görüyoruz.


 
 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok: