3 Mart 2013 Pazar

Zonguldak! Bu Kentin Altı da Üstü de Hikâye

Zonguldak! Bu Kentin Altı da Üstü de Hikâye

Birkaç gündür Zonguldak’tayım. Burada iki kent var, biri toprak üstünde, orada hayat hepimizin bildiği bir biçimde akıyor. İnsanlar uyanıyor, işe gidiyor, çocuklar okullara dağılıyor, çalışılıyor, alışveriş yapılıyor, akşamüstü kafelerde sohbet başlıyor, gece güzelim meyhaneler kadın-erkek kahkahalarıyla dolu.
Bu hepimizin bildiği bir hayat.
Ama bu kentin bir deyeraltıhayatı var.
Yeryüzünden binlerce metre aşağıda, sürüp giden bir yaşam var.
Bu yaşam tıpkı mitolojilerde olduğu gibi, ölümün ve karanlığın hâkim olduğu bir yaşam.
Ama bu yaşamda insanoğlunun bilgeliği, yaşama sevinci ve dayanışma ruhu, ölümü ve karanlığı hiçe sayıyor.
Ve toprağın üstüyle altı her an birlikte, yaşamı zenginleştirmeye çalışıyor. Yaşam Zonguldak için paylaşım, dayanışma ve neşe demek.
Ve bu nedenle Zonguldak’ta yer gök hikâye. Ben sizlerle bu hikâyeleri paylaşmaya çalışacağım. Yeraltından ve yeryüzünden ama şimdilik, Zonguldaklı dostum Kadir Tuncer’in, (herkes ona Kadir Hocadiyor, o bir maden işçisi ve bir araştırmacı) kendi yaşamından öyküler anlattığı Güneşe Hasretkitabından, dokuz yaşında kendi tabiriyle madenkeşliğe başlayan Küpeli Yusufun hikâyesi sizlere bir merhaba diyecek.
Yıl 1909-1910, ben dokuz yaşlarındayım. Neyse, bizim köylülerle beraber Kumpanyanın birine işbaşı yaptık. Yaşım küçük diye bana iş vermediler, ben ağlamaya başlayınca iş verdiler. Küfe ile sırtımda kömür çekmeye başladım. Ocaktaki bu işi boyları kısa olanlar ve çoğunlukla çocuklara yaptırırlardı. Sonra sonra yaş ilerledi ‘tabanlara’ geçtim, sonra ‘kesene’ almaya başladık, derken ‘Savaş’ zamanı daha çok çalışmaya başladık. Çalışmamız 15 saatten aşağı düşmezdi. Bazen 20 saat ocakta kalırdık. Kurtuluş Savaşı yıllarında bizi cepheye almadılar ama bu köylerin yaşlısı-genci Lenin tarafından Filyos (Hisarönü) sahiline gemiyle gönderilen sandıklar dolusu cephaneyi, Tefene (Gökçebey) sırtımızda çektik. Oradan alıp Atatürke getiriyorduk. Ne yalan söyleyeyim, bu iş bize cephede savaşmaktan çok daha fazla gurur veriyordu.
Neyse, Cumhuriyet ilan edildi biz ocaklarda gene aynı çalışıyoruz. Cumhuriyetten önce çok çektik. Hele Türkiyenin yağma hasanın böreği olduğu zamanlar, önüne gelen ‘burası benim’ diyor alıyor. İşte o zaman Fransızlar da Zonguldakı kendilerinin saymışlar. Kendi vatanımızda köle gibi çalışıyoruz, bir de paramızı alamıyoruz, bu da gücümüze gidiyordu.
Cumhuriyete yakın neler çekmedik oğul? Çocukluğumda, gençliğimde gün yüzü görmedim, hep madenlerde, karanlıkta yaşadım durdum, aynı ‘yarasa’ gibi. Onlar da öyle yaşar ya...
Cumhuriyetten sonra, Kozluda çalışıyorum. Eh artık ben de şef oldum. Dediler ki, artık Türkiyede olduğu gibi Zonguldaktaki işçilerin de sendikası olacak. Havzadan 30 kişi kadar Ankaraya sendikacılığı öğrenmeye gittik. 10-15 gün Ankarada kaldık. Kâğıtlar nasıl doldurulacak öğrendik. Geldik Zonguldaka resmi işlemler yapıldıktan sonra herkes kendi bölgesine gitti. Biz de geldik Kozluya. Yazıhane açtık ama amele gelmiyor. Biz anlatıyoruz, amele ‘ihh ben olmam’ diyor. Kozluda bir ayda ancak 10 kişiyi zar zor üye yaptık. O sırada Ankaradan geldiler, 15 kadar üye yaptığımızı öğrenince bize etmediklerini bırakmadılar. Eee, biz zılgıtı yedik, durur muyuz? Baktık iyilikle bu iş olmuyor, çağırıyoruz ameleyi yazıhaneye, uzatıyoruz önüne kâğıdı, basıyoruz sopayı. Gözünü sevdiğim sopası. Böylelikle tüm Kozlu işçisini üye yaptık. Zorla sendikaya üye yapıyoruz diye o zamanlar biz kötüydük. Ama bak, şimdi işçi, ‘sendika beni üyelikten atar’ diye korkuyor.
Evet, burası Zonguldak, yeraltı ve yerüstü kenti, bizden bir kent, fazlasıyla Türkiyeli.
http://emedya.cumhuriyet.com.tr/?hn=402104&kn=49&ka=4&kb=5&kc=49
 

Hiç yorum yok: