4 Ekim 2012 Perşembe

BEDELLİ YAZILAR


BEDELLİ YAZILAR
         Erol Çatma
      

 
Yazmak insanı mutlu eder. Özellikle yazdığın yazının haklılığına inanır, yazdıkların seni mutlu ederse, tekrar tekrar okur, yeniden mutlu olursun.
 
Bazen de yazdıklarına inanmazsın ama yazmak mecburiyetinde kalırsın, keşke bir aksilik olsa da yayınlanmasa diye düşünürsün ama yayınlanır, çünkü o yazıyı sana yazdıranlar yayınlanması için yazdırmışlardır. Yazsan bir türlü, yazmasan bir türlü. İki arada bir derede kalırsın. Verilen görevden kaçma şansın da olamaz, çünkü yazının bedelini mutlaka almışsındır. Belki de yaşamını sağlayacak başka bir yeteneğin olmadığı için direnememiş, karnını doyurma kaygısıyla yazmışsındır. O günkü koşullar seni yazman için zorlamıştır, o yazıyı yazdığın için acı çekmişsindir ama zamanla da alışmışsındır; yeniden, yeniden yazmışsındır. Yazdığın her yazı gerçekleri biraz daha örtmüş, insanlığa zarar vermiştir. Kötü koşulları gözardı etmiş ya da kayıtsız kalmışsındır. Bir de yaşananları“yasal ve olağan” gösterdiysen işte o zaman insan olma şansını da kaybetmiş bir “alkışoğlanı”olmuşsundur.
 
Alkışoğlanlığı alışkanlık yapar; alkışladıkça yazarsın, yazdıkça alkışlanırsın. Bu yolda giderken, kalbin sana her zaman uyum göstermez; her atışında adeta “Haksızsın! Haksızsın!” diye haykırır. Ama sen, kendini avutmak ve haklı göstermek için, yapılanların doğru olduğunda ısrar edersin, şikayet edenlerin “durumu” anlayamadıkları için sızlandığını söylersin. Seni yönlendirenlerin “insanlık için”çalıştığını, bütün bu yapılanların ileride “insanları mutlu edeceğini” söylersin. Her alkışta ilerleyeceğin, yükseleceğin sanısına kapılırsın ve bir de bakmışsın ki yaşayabilmek için yaptığın iş, bedeli karşılığında ‘ulufe’ (Alef’den-Hayvan yemi - sipahilere ve yeniçerilere üç ayda verilen maaş)alarak yazmak olur.
 
Bir de bedelini ödeyerek yazmak vardır.
 
Elbette yaşamda her şeyin bir bedeli olduğu gibi, doğruyu ve gerçeği yazmanın, haksızlığa karşı çıkmanın veya rüzgara karşı yürümenin, yel değirmenlerine saldırmanın da bir bedeli vardır. İşte bu koşullarda yazdıkların sana ağır bedel ödetir. Zaman zaman iyi ve kötü arasında, gerçekle yalan arasında, ezenle ezilen arasında kalırsın.
 
Her insan yaşamının belli dönemlerinde “seçim yapma” zorunluluğuyla karşı karşıya gelir. Mutlaka ve mutlaka insanın yolu o ince sırat köprüsünden geçer. Çünkü yaşamın doğası böyledir, bundan kaçış yoktur. Ama “O Sırat Köprüsü”, “Boğaz Köprüsü” değildir. Köprüden geçmek istemezsen, seni karşıya geçirecek vapur da yoktur. Tek bir koşul vardır; ya o köprüden karşıya insan olarak, ya da insan olmayı becerememiş, birisi olarak geçeceksin.
 
Örneğin, bir dönemde (Zonguldak’ta) madencilerin bir kumsala oturması, orada denize girmesi düşünülemezdi, orası madenciye yasaktı; bir okula madenci çocukları kayıt olamazdı.
 
Oysa Cumhuriyet ilan edileli daha 20 yıl olmuştu ve Anayasada “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” diye açıkça yazıyordu. O talihsiz dönemde, Cumhuriyet’in baştan koyduğu hedefleri hatırlatmak, yapılan uygulamaların konulan hedeflere ters düştüğünü söylemek, terslikleri, haksızlıkları göstermek, yanlışlıkları eleştirmek Cumhuriyeti eleştirmekle eş tutuldu, öyle gösterildi.
 
Ülkeyi o dönemlerde kırbaçla yönetenlere karşı kimse ses çıkartamazdı. O dönemlerde, yöneticilere karşı çıkmanın bedeli çok ağırdı. Ayrıca, o dönemdeki uygulamaları yasalmış gibi gösteren, her yaptıklarını takdir eden, ulufelerini alarak yazan “Ağır ekmek karnesi sahibi” olmuş “Alkışoğlanları”da vardı. Bunlar yıldönümlerinde yakalarındaki rozetlerle kürsülere çıkıp nutuk atarlar:
 
MADENLERDE KÖMÜR KAZARKEN GÖÇÜKTE KALIP GRİZUDA YANARAK VEYA HASTALIKTAN KAN TÜKÜREREK ÖLENLER” ülke için ölmüşlerdir. Diğer taraftan vurguncular, stokçular, karaborsacılar da “Cumhuriyetin yılmaz bekçileri”dir.
 
Atatürk’ün zamansız ölümü aslında onlara yaramıştır. Çünkü, Atatürk sağ olsaydı, Atatürkçülük adına“Ekonomik ve siyasal bağımsızlığı” ayaklar altına alamayacaklardı. Ülkeyi emperyalizme peşkeş çekemeyeceklerdi. Atatürk’ün sağlığında hazırlanan sanayi programlarıyla var edilen “KİT”leri düşmancasına peşkeş çekip yok edemeyeceklerdi.
 
Zonguldak madenlerinin köle çalıştırır gibi işletildiği, insan onuruna yakışmayacak uygulamaların yapıldığı, ölümün ve her türlü salgın hastalığın kol gezdiği dönemlerde bir çok kitap yazılmıştır.  
 
Yazılan kitapların objektifliği konusunda fazlaca yorum yapmaya gerek yoktur, çünkü Zonguldak madenleri için objektif yazı yazmak için o dönemlerde “İnsan Olabilmenin Sırat Köprüsü”nden geçmek, yazmak için bedel ödemek gerekiyordu.
 
O dönem kitap yazanların bir ikisi dışında, diğerleri köprünün öbür tarafına “Alkışoğlanı” olarak geçmişler, zulüm çeken maden işçileri için mutluluk ve refah içinde olduklarını baskı ve zulümden kurtulduklarını yazmışlardır. Yani insani değerlerle birlikte tarihi de çarpıtmışlardır.
 
İşte tam o sıralarda Havza’da görevli karı-koca iki doktor, Sabire ve Hulusi Dosdoğru 25 Temmuz 1945 ile 6 Kasım 1945 tarihleri arasında o zamanlarda ülkede az sayıdaki muhalefet gazetelerinden birisi olan “Tan Gazetesi”ne ardarda onbeş makale gönderdiler. Elbette başlarına gelecekleri biliyorlar, ama yine de bundan kaçınmıyorlar. Aydın bir insan olarak ve “Hipokrat Yemini” etmiş bir hekim olarak, bedel ödemeyi göze aldılar.
 
Dosdoğrular, bu makaleleri yayınladıktan yaklaşık yarım asır sonra 7 Şubat 1990 tarihinde “Yeni Çeltek Maden Ocaklarında” meydana gelen grizu kazasıyla maden işçilerinin Türkiye’nin neresinde olursa olsun farklı bir yaşam sürmediklerini ve değişen fazla bir şeyin olmadığını düşünüyorlar. Yarım asır önce yayınlanan makaleleri “BDS” yayınlarından kitap olarak yayınlamışlardı.
 
Bu kitap olmasaydı makaleler bugün bilinemeyecekti. O makalelerin maden işçileri açısından önemi ise kendi tarihlerinde bedel ödenerek yazılan ve maden işçilerinin uğradığı baskı ve zulümle ilgili gerçekleri ilk defa bir şamar gibi vuran makalelerdir.
 
Dosdoğrular “Sağlık Açısından Maden İşçilerimizin Dünü, Bugünü” isimli kitaplarının önsözünde o tarihlerde uygulanan mükellefiyeti şöyle değerlendirirler:
 
“Mükellefiyet, Ereğli Kömürleri İşletmesi’nde yıllar boyu uygulanan, tepeden inme, bu bölgeyi oluşturan köy ve kasabalardaki tüm erkeklerin, 45 günü zorunlu olarak maden ocaklarında çalışarak, öteki 45 günü köyünde geçirdiği münavebeli çalıştırma örneğine sömürgelerde bile rastlanmamaktadır. O günlerde bu terimi çok çetrefil bulan yöre halkı bu baş belası uygulamaya KELLEFİYET derlerdi. Kelleyi yasaklayıcı bir yasaklama anlamına olsa gerek. İşte bu kendine özgü faşist, despotik uygulama, sosyoekonomik açmazları bir yana, kömür havzasındaki işçilerimizin sağlık sorunlarını temelden yıkmış, onları her tür bulaşıcı hastalığa açık bir duruma getirmiştir........
 
İşletme o tarihlerde uyguladığı bu ters tutumu şirin göstermek için, elinden geleni ardına koymuyordu. Kasları ve iskelet yapıları gelişmiş atletleri önceden, sanki Kırkpınar’da yağlı güreşe soyunan pehlivanlar gibi gövdelerini yağlayarak hazırlayıp ellerine tornadan yeni çıkmış kazma kürekler tutuşturarak ocakların en rahat, en havalı köşelerinde sözde kömür kazar pozlarda filmlerini aldırıyor, bunları gösteriyordu.
 
Bir kandırmacadır almış başını gidiyordu. İşte biz bu bilimsel yazılarımızda, abartmasız gerçeklere değindik, biraz olsun karşımızdakileri uyarabildiysek ne mutlu bize”
 
Dosdoğrular’ın yazmış olduğu makalelerin bazı bölümlerini, “Tan Gazetesi”nde yayınlanış sırasına göre özetlemek meseleyi açıklamak için yeterlidir sanıyorum.
 
Hulusi Dosdoğru, 25 Temmuz 1945:
Ne yazık ki bizde ocaklar Nuhu Nebiden kalma usullerle çalıştırıldığından, ocak içi sağlık koşulları hiç hesaba katılmamaktadır. Yıllarını ocak içlerinde çalışmakla tüketmiş eski lağamcı ve kazmacılarımıza bile, röntgen filmi kıtlığı bahane edilerek, radyolojik kontrol yapılmamaktadır. Günümüzde ancak, hastalıkları son haddine varmış, randımanı sıfıra düşmüş, tıknefeslikten kımıldayamaz hale gelmiş olanlar, o da müracaat ettikleri takdirde bakılıp, heyete sokularak çalışma sorumluluğundan çürüğe çıkartılmaktadır. Bu yüzden, toz hastalığının, maden işçilerimiz arasındaki miktarını bilmiyoruz.”
 
Hulusi Dosdoğru, 26 Temmuz 1945:
Bizde bugün durum şöyledir: Maden işçisinin başlangıç halindeki akciğer veremini ortaya çıkartacak hiç bir önlem alınmamıştır. İşçimiz bilgisiz, görgüsüzdür. Çoğu MÜKELLEF’tir. 45 gün ocak içinde diğer 45 gün köyünde yaşamaktadır. Ocak onun için bir külfet, bir çile doldurma yeridir. Bu münavebeli belayı bir an önce savuşturmayı iple çeker. Ocak içinde hastalansa da, alıkonulmaktan korktuğu için hertür hastalık ve şikayetini saklamaya çalışır. Üstelik bu gibiler ocakla köy arasında sürekli bulaşıcı hastalık ve parazit taşırlar. EKİ Sağlık Teşkilatı Merkez Hastanesi’nin 1938 - 1944 yıllarına ait, röntgen kayıtlarından çıkartılmış ve akciğer filmleri ile saptanmış verem vakaları yıllara göre şöyledir:
 
 
 
YILI
AKCİĞER VEREMİ SAYISI
(Açık kapalı her tür vaka)
1938
121
939
198
940
286
941
396
942
652
943
756
944
960
 
 
Yukarıdaki sayılar içinde mükerrer kayda geçirilenler vardır. Havzadaki tüm işçilerin sistemli ve periyodik bakım ve kontrolleri yapılmadığı için bu rakamlar, maden işçisi arasındaki gerçek veremli sayısını göstermemektedir. Buna rağmen bu yetersiz rakamlar bile, 2. Dünya savaşı yıllarında havzada veremin hızla arttığını göstermektedir.”
 
Hulusi Dosdoğru, 27 Ağustos 1945;
İşçinin yiyecek durumu: 1943‘ün kış aylarında, yeraltı işçisinin ekmek ihtiyacının,1/3’ü malay denilen, mısır unu, tuz ve sudan oluşan nesne ile karşılanmıştır. Gıda değeri sıfıra yakındır. Üstelik sindirim sistemini bozmaktadır. Bu sırada işçiye verilen katık da, katran gibi siyah,zehir gibi acı yağlı suda kaynatılmış, çakıl taşı gibi sert kara bakla, kurtlu nohut ve arada bir taşlı bulgur aşıdır.
 
Burada, sırası gelmişken bir olaya değineyim: Bir bayram günü, Liman Yemekhanesi gözetiminde, kara, yağlı, erimiş zift görünümlü, koca bir kazan dolusu nesnenin, işçilerin çanaklarına kepçeyle dağıtıldığını gördüm. Ben aynı kazandan örnek alarak muayene ederken, yemekhaneyi dolduran işçiler çevremi sardılar. Kara yağlı suda, bezelye iriliğinde tek-tük kara bakla tanelerine çok dikkat edilirse rastlanıyordu. Bunları değil dişle taşla bile ezmek imkansızdı. Tattım, zehir gibi acı ve mide bulandırıcıydı. Bu nesnenin yutulması olanaksızdı. Çevredekiler baklasından denememi önerdiler. Dişlerim kırılacaktı neredeyse. Bütün işçiler çanaklarına konulan o yağlı kara nesneyi, ayak yoluna döküyorlardı. Numuneyi bir tasa koyup, doğruca, Sosyal Grup Müdürüne gittim. Müdür gördüklerine hiç şaşırmadı. “Evet haklısınız, Mubayaada yanlışlıkla insanın yiyeceği bakla yerine hayvan yemi olarak kullanılanlardan almışlar.. Ne yapalım bitene kadar bunu kullanmak zorundayız.“
 
Sabire Dosdoğru, 12 Eylül 1945:
1943‘den 1 Mart 1945‘e kadar geçen 26 ay içinde EKİ sağlık teşkilatı merkez hastahanesi intaniye servisine yatan 212 tifüs vakasından 30’u ölmüştür. Köylerde evcek hatta köycek geçirilen ve ağrıya yatmak tabiriyle anılan tifüs vakaları bu sayıya dahil değildir
...........
1 Ocak 1943’den 15 Mart 1944’e kadar hastahanemizin intaniye servisine 89 Çiçek vakası yatmış, bunların 19’u kara çiçekten ölmüştür.
..........
Mükellefiyet, bir çok salgında olduğu gibi, zührevi hastalıkların yayılması bakımından da büyük rol oynamaktadır. Bu itibarla işçi sitelerinin kurulmasının bir faydası da ameleleri daimi surette evlerine bağlamak ve eşleriyle birlikte yaşamalarını temin etmektir.                                          
 
Sabire Dosdoğru, 14 Eylül 1945:
Maden işçileri arasında görülen lepra, uyuz ve diğer hastalıkların enbaşında akciğer veremi gelir. Diğer organların veremlerine de sıkça rastlanmaktadır.
 
Sabire Dosdoğru, 21 Eylül 1945:
Bilindiği üzere kömür havzasında ocaklar, en ilkel usullerle işletilmekte, kullanılan amelenin ekseriyetini de MÜKELLEF amelesi teşkil etmektedir. Bu mükellef amelesi Zonguldak cıvarı köy ve kasabalardan devşirilmekte olan ırgat ve küçük toprak sahibi çiftçilerden ibarettir ki, bunlar da 45 gününü ocakta, 45 gününü köyünde geçirmekte ve böylece ocakta edindiği melekeyi köyünde kısmen unuttuğundan, her amele değişiminde bu acemilik yüzünden iş kazaları nispetsiz bir şekilde artmaktadır. Bir taraftan teknik yetersizlik, diğer taraftan kemiyet itibarıyla kafi olan işçinin keyfiyetçe eksik bulunuşu iş kazalarının artmasında önemli rol oynamaktadır.
 
Bazılarında 600 metre derinliğe inen ocak içinin özel şartları yüzünden sık sık vukua gelen göçükler, grizu patlamaları, su baskınları, araba ve varegel kazaları, havasızlık ve gaz zehirlenmeleri, taramalar arasından düşen taş parçalarının sebep olduğu yaralanmalar, ocak içi heyelanları ... Bu kazalar meyanındadır. Bunlardan başka ocak dışında husule gelen vinç, havai hat, tren, otomobil ve atölye kazaları da bir hayli yekun tutmaktadır. Bütün bu kazalar neticesinde, baş etrafı, göğüs, karın yaralanmaları,dış ve iç kanamalar, kemiklerin açık ve kapalı kırıkları, yanıklar, ezikler, boğulmalar ve hatta parçalanmalar her zaman görülmektedir. Bu çeşit kaza ve kurbanlarının ekserisine ilk yardım olarak yapılacak şey, yaraları hastahaneye nakledene kadar idare edecek şekilde sarmak kanama varsa durdurmaya çalışarak bir miktar kan vermektir. Bu müdahaleler de ocakta kurulacak ilk yardım istasyonlarında gerçekleştirilebilir.
 
Sabire Dosdoğru, 22 Eylül 1945:
Kan grubu tayini işine, hastahanedeki normal mesai saatleri dışında, muayyen bir bölgeden başladık. İşçinin vaziyetine uyarak, onun toplu bir halde bulunabildiği pavyonlarına, gerekli malzeme ile gitmek gerektiğinden, bir nakil vasıtasına ihtiyaç vardı. Bu iş için bir araba istedik. Önce verdiler, ikinci defa hurda bir hasta arabası gönderdiler. Üçüncü de bunu da bulmak mümkün olmadı. O zamanki savaş koşullarında benzin ve lastik buhranı bahane edilse de, kömür havzasında böyle bir kıtlık söz konusu değildi. Zira, şahıslara ayrılmış arabalarda yüksek zevatın işle hiçbir ilgisi bulunmayan aileleri özel ziyaretlerini ve tatil gezmelerini bol bol yapıp duruyorlardı. Eğer bir tasaruf gerekiyorsa, bunun hayati konulardan önce, şahsi zevklerden yapılması gerekirdi. Şehirde halk arasında, mühendis eşlerinin, unutulan bir maydonoz veya limon aldırmak için bile, bu arabalara kilometrelerce yolu kat ettirdikleri dedikodusu yaygındı.
 
Hulusi Dosdoğru, 2 Eylül 1945:
İşçi yevmiyeleri: İstatistiklerde, yeraltı işçisinin gündeliği 200 kuruştan aşağı düşmez, 200 rakamına, havzada çalışan mühendis, teknisyen, poryon, şef-poryon, sürveyan gibi yüksek
ücretlilerin aldıkları ile işçi yevmiyeleri harman edilerek, hileli yoldan ulaşılmıştır. Aslında yeraltı işçisinin gerçek gündeliği 80-120 kuruş arasında oynamaktadır. Ocak içinde çalışan
işçiler arasında en yüksek ücret alanlar, LAĞAMCI’lardır. Lağımcıların yevmiyesi 200-300 kuruş arasındadır. 80 - 120 kuruş yevmiye ile maden işçisinin hiçbir gereksinimini karşılayamayacağı ortadadır. Yabancı ve yerli sermayenin Zonguldak kömür havzasını sömürdüğü sıralardaki maden işçilerinin içinde yüzdükleri sefaletle, günümüz koşullarını karşılaştırmak yanlıştır. Ne yazık ki, aynı korkunç sömürü, el değiştirmekle beraber, daha yaygın bir biçimde sürmektedir. istihsaldeki yıllık artış göstergeleri de şişirilmekte, taşlı topraklı rakamlar, yıkanmış kömür gibi gösterilmektedir.
 
Hulusi Dosdoğru, 1 Ekim 1945:
Uzman olmadığımı bile bile bana muayeneye gelen işletme mensuplarına kasten hastanede bulunmadığımı, hasta bakmadığımı, hatta asistan olduğum, bakma yetkim olmadığını, muayene edecek benden daha bilgili, uzman hekimlerin bulunduğunu söyleyecek kadar alçalan yetkililer, hasta bu sözlere rağmen bana muayene olmakta diretir ise, hastaneden uzaklaştırıldığımı; reçetelerime karşı, muhtevalarına hiç bakmadan, bilimdışı küçültücü davranışlarda bulunulduğunu üzülerek belirtmeliyim. “On paralık işçiye, on liralık ilaç yazıyorsun!” anlayışı içinde hekimliğimi engellemeye çalışanlara diyecek söz bulamıyorum. Ne yazık ki bu sözleri söyleyenler, diplomalı ve Hipokrat yemini yapmış hekimler!
 
Hulusi Dosdoğru, 2 Ekim 1945:
Şu olay havzada silikoz meselesine ne kadar baştan savma yanaşıldığını gösterir: EKİ Merkez Hastahanesi kaleminde, Amerika’daki Türk sefaretinden gönderilmiş, Amerika’daki silikozlu hastalara Aliminium Hydroxide tozu inhalation’unu öneren bir yazıyı ve buna EKİ Merkez Hastahanesi göz uzmanının verdiği cevap yazısını görmüştüm. Cevap yazısı şöyleydi: “Kömür Havzamızda silikoz musabı, üzerinde durulmayacak kadar azdır!” (Ne malum? diye hiç sormazlar mı adama?) Arazinin jeolojik hususiyetleri icabı bu mıntıkada silikoza, başka memleketlerdeki kadar sık rastlanmamaktadır. Esasen, halen tecrübe mahiyetinde bulunan bu gibi usullerin, büyük masraflar isteyen tatbiki işinden de fazla bir fayda umulmamaktadır.”
 
Hulusi Dosdoğru, 3 Ekim 1945:
Maden işçimiz yalnız protein eksikliği ile kalmayıp, yiyecek, giyecek, bakım ve temizlik
yetersizliği içinde kıvranmaktadır. Kolektif kalemlerin gerçek dışı rakam şişirmeleri ve 1943
yılında ameleye günde ortalama 3,557 kalori, 1944 ‘ de 3,555 kalori, 1945’ de 3655 kalori
tutan yiyecek verildiği yollu beyanları, gerçekle taban tabana zıttır. Kaldı ki bu rakamlar bile
maden işçisinin günlük kalori gereksinimini eksik karşılamaktadır. Ortalama bir insana günde
basale) metabolizmasını karşılamak için yani hiç iş yapmadan yaşamını sürdürmek için,
gerekli kalori 1.600’dür. Maden işçiliği gibi 8 saatlik ağır bir işte çalışanın ayrıca 4000
kaloriye gereksinimi vardır. Toplam olarak bir maden işçisi, sağlıklı beslenmek için 5,600
kalori (günde) almalıdır.
 
Hulusi Dosdoğru, 6 Kasım 1945:
Günümüzde, sözde, işverenden yani EKİ’den bağımsız bir kuruluş gibi görünen ve ancak böyle bağımsız kaldığı sürece kendisinden beklenen işi yapabilecek olan Zonguldak Amele Birliği Yardım Sandıkları aslında idare heyeti ve çalışma mekanizması ile işverenin uydusu durumundadır. Uyguladığı nizamname de ünlü Dilaver Paşa Nizamnamesinin hemen hemen aynıdır. Amele Birliği İdare Heyetinin, her bölgenin işçisi tarafından seçilerek oluştuğu talimatnamesinde yazılıdır. Ancak bu idare heyetini seçecek olan işçinin eline, önceden adları-sanları matbaada bastırılmış oy pusulası tutuşturulur. İşçi bu oy pusulasında yer alan kişileri asla tanımamaktadır. Formalite gereği olsun bir tanıtmaya da gerek duyulmaz. Ben böyle seçimlerden birine Gelik Bölgesi’ndeki dispanser hekimliğim sırasında tanık oldum. O gün ocak ağzı bayraklarla donatılmıştı. Ne bayramı olduğunu sordum, Amele Birliği için seçim yapılacağını söylediler. Ocaktan çıkan işçi lambane önünde sıraya konuldu. Sandık başında bölgenin Nahiye Müdürü, bölge baş mühendisi, ocak katibi ve ileri gelenler yığılmıştı. Oylamayı İktisat Müdürlüğünden özel olarak görevlendirilmiş bir memur yönetiyordu. Ocaktan çıkan işçi, lambaneye lambasını bırakıp, numarasını alırken, eline matbu oy pusulası tutuşturuluyor, o da hemen oracıktaki sandığa bu ne olduğunu bilmediği kağıdı atıp gidiyordu. Kimi, yedeğinde sürüyüp getirmek zorunda olduğu huysuz katırı için de, sandığa atacağı bir pusula dahi istemeye kalkıyordu. Kendisine sorulduğunda bu attığı kağıdın yiyeceği ile ilgisi olduğunu sandığını, bu yüzden de katırın yemi için bir tane de katır adına sandığa kağıt atmak isteğini söylüyordu. Kimi pusulayı almak istemiyor, cebinden zorla çıkarıp, sandığa söylenerek para atmaya kalkıyordu. Oy pusulalarından birine baktım; başa iki mühendis ile, onların altına ihtiyar bir şefporyon adları basılmıştı. O sırada sandık yanındaki genç şefporyonlardan biri gülerek, yanındaki arkadaşına; “Yahu bu adam, geçen yıl ocakta ameleden yolsuz para almaktan işinden atılmamış mıydı?” diyordu. Başkaları da, aynı listenin geçen seçimde de aynen kullanıldığını belirtti.
 
İşte böylesine komik bir seçimle getirilen işçi temsilcileri, Amelebirliği İdare Heyeti’ni oluşturuyordu.”  
 
Dosdoğruların yazmış olduğu makaleler maden işçilerinin durumunu açık açık anlatmaktadır. Makalelerin tümünü yansıtma şansımız olmadığı için bazı bölümlerini aktardım. Dosdoğruların makalelerinde sıkça söz ettikleri “Kolektif Kalemler” o dönemlerde maden işçilerinin korkunç durumlarını saklamaya çalışıp, yazdığı makalelerle “Alkışoğlanlığı” yapanlardır. Bunlarla ilgili ileriki dönemlerde ayrıca bir makale hazırlanacaktır.  
 
Yazdıkları makaleler için Dosdoğrulara yapılan baskıların bir kısmı makalelerin içinde belirtilmektedir. Makalelerin 1945 yılının Aralık ayında aniden kesilmesinin nedeni sistemin muhalefeti yok etmek için yapmış olduğu baskılardır.      
 
Önce “TAN GAZETESİ” hedef alındı. O tarihlerdeki bir olayı yansıtırsak konuya netlik kazandırmış oluruz.
 
Tan Gazetesi’nin muhalefet olduğu gibi birde “TANİN GAZETESİ” vardır. Bu gazete sistemin borazanı durumunda olup, zaman zamanda kışkırtıcılık yapmaktadır.
 
Tan Gazetesi’nin yazarlarını hedef alan bir polemik kampanyası açılır. Kampanyanın başını Peyami Safa, Hakkı Tarık Us ve Hüseyin Cahit Yalcın çekmektedir.
 
Diğer bir borazan gazete de “ULUS GAZETESİ”dir.
 
İlk tarihler Tanin Gazetesi’nin 3 Aralık 1945 tarihli yayınında CHP Mebusu Hüseyin Cahit Yalcın’ın“Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı yazısıyla başlar.
 
“Dünyanın hiçbir memleketinde bundan daha fazla matbuat hürriyeti olamaz. Beşinci kolon varsın, memlekette matbuat hürriyeti yok diye feryat etsin. Varsın fikir hürriyeti yok diye şikayet etsin. Bu işte cevap hükümete düşmez . Söz eki kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır.”  
 
Bu yazıya “Tan Gazetesi”nde Sabiha Sertel “Gazeteden değil, Kamuoyundan Korkmalı” başlıklı yazısı ile şu cevabı vermiştir;
“İstanbul Halk Partisi Başkanı, hükümet gazetecilerini davet ederek bir toplantı yapmış. Bu toplantıda gazetecilere , muhalif gazetelerle mücadeleye devam tavsiyesinde bulunmuş.(.....) Yapılan yayınlar, eğer halkın isteklerini dile getiriyorsa, tesir yapar. Eğer halkın düşünce ve menfaatlerine aykırı ise, kendi kendine erir gider. Mevcut muhalefet gazetelerine karşı partili gazetelerin kopardığı, koparacağı gürültü ve kıyamet , halkı ne aldatmaya, ne de şaşırtmaya yeter. Gazetelerden değil, halktan korkunuz”
“Tan Gazetesi” de bu yazının yayınladığı gün, Halk Partisi’nin ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun İstanbul parti örgütüne verdiği emir üzerine, üniversite öğrencilerinin bazıları olarak iddia edilen bir gurup Tan, Görüşler, Yeni Dünya, Gün, La Turguie gibi gazete ve dergilerin büro ve matbaalarını basarak her şeyi yıkıp parçalamışlardır. (Türkiye’de Gençlik Hareketleri –Alpay Kabacalı-Altın kitaplar-1992)
 
Muhalefet yapan yayın organları bu şekilde susturulduktan sonra, doğal olarak bunun da savunulması gerekmektedir. Bu görev de zamanın CHP’sinin resmi yayın organı olan ULUS GAZETESİ’ne ve onun baş muharriri Falih Rıfkı Atay’a düşmüştür. (Türkiye’de Tek Parti Yönetimi 1930-1945- Doç.Dr. Çetin Yetkin-Altın Kitaplar Yayınevi 1983) Bu konu hakkında geniş bilgi sahibi olmak isteyenler, 6 Aralık 1945 tarihinde yayınlanan Ulus Gazetesini veya alıntı yaptığım kitabı okumalıdır.
 
Gazeteler bu şekilde susturulduktan sonra akla ilk gelen soru Doktor Dosdoğrulara ne olduğu onların nasıl bedel ödediğidir.
 
“1946 Tevkifatı” diye tarihe kayıt olmuş bir tutuklama vardır. İkinci dünya savasının bitiminde Dünyada ki bir takım dengelerin altüst olması nedeniyle Türkiye açısından da bir parça demokratikleşme gündeme gelmişti, yaslarda bazı değişiklikler yapılarak sınıf esasına dayalı parti ve derneklerin kurulmasına olanak tanınmıştı. Buna rağmen 141 ve 142 nci maddeler yerli yerinde bırakılmıştı. Çok geçmeden bu maddelere dayanılarak muhalefet “Sansaryan Hanı”na toplanıyor. Belli ki bir parçacık da olsa demokrasi kırıntısı iktidara fazla gelmiş geri almıştı.İşte bu meşhur 1946 Tevjkifatı’nda o dönemin iki meşhur insanı da tekrar karşı karşıya geliyor. Bunlardan birisi Meşhur işkenceci Parmaksız Hamdi, diğeri ise Şefik Hüsnü Değmer’dir.
 
O tevkifatda Sansarsan Han’da işkence görenlerden bir kişi daha vardır ki, işte onlardan birisi bizim de merak ettiğimiz Doktor Hulusi Dosdoğru’dur.
 
“Şefik Hüsnü, Yaşamı, Yazıları, Yoldaşları” isimli kitaptan bir bölüm aktarırsak Doktor Hulusi Dosdoğru’nun nasıl bedel ödediğini anlarız.
 
“Şefik Hüsnü’ye 1946 Tevkifatında Uygulanan ‘Uykusuzluk İşkencesini’ Dr. Hulusi Dosdoğru anlatıyor:
 
..Dr. Değmer’i tam 16 gün, herkesin gözü önünde uykusuz bıraktılar. Önce hücre kapısının önüne aralıksız bir iskemle oturtup, hücre kapısını da açık bırakarak, yatağını gösterir vaziyette bıraktılar. Başına dikilen nöbetçinin görevi, doktoru uykusuz bırakmaktı. Yemek, içmek, ayakyoluna gitmek serbestti. Görevliler her altı saatte bir değişiyor, gece nöbetine gelenler ise uyumamak için önlem aldıklarını söylüyorlardı. Dr. Değmer her türlü azotlu gıda almayı kesmişti. Tuzu da kestiğini söylüyordu. Şüphesiz bunlar uykusuzluk işkencesine karşı hekimce alınmış önlemlerdi. İşkence uzadıkça böbreklerinin çalışması hızlanıyor ve bu yüzden vücuttaki su ile birlikte gıdalardan gelen zehirli artıklar birikiyordu. Böylece uykusuzluk işkencesi giderek zehirlenmeye dönüşüyordu. Nöbetçiler koluna bir ip bağlayıp, karşısına geçerek onunla apuk sabuk konuşuyorlar, uykusunu kaçırıp , arada bir de konuşta kurtul diyorlardı. Öteki hücrelerin bilhassa kapıları açık tutularak herkesin bu işkenceyi görmesi sağlanıyordu. Giderek doktoru ayakta tutmak h güçleşiyor, op zaman onu ayakta tutmak için, dürtüp, hırpalıyorlar, yüzüne su döküyorlar, kaldırıp yürütüyorlar ve omuzlarından tutup sarsıyorlardı. Sobanın başında ayakta tutulan doktorun giderek o sıcakta daha çok uykusu geliyordu. Ama Değmer’in vücudu şişmeye başladı. Doktor Değmer bağırıyordu: Ölüyorum, beni doktora götürün, sizde insaf yok mu!
 
Bunun üzerine bir beyaz gömlekli getirdiler, yalancıktan tansiyonunu ölçtü. Sizi sakinleştirecek bir ilaç vereyim, dedi. Değmer kızdı, ben uyumak istemiyorum, nerede ise komaya gireceğim, söyleyin kessinler şu işkenceyi. Beyaz gömlekli gitti. Bu durum artık bizim içinde işkence olmuştu. 16. gün doluyordu. Artık Dr. Değmer iskemlenin üzerine külce gibi yığıldı. İnim inim inliyordu. Tüm hırpalamalara, dürtmelere hiçbir tepki göstermiyordu. Kafasına soğuk su dökmelerde etkilemiyordu. Parmaksız Hamdi başta olmak üzere , birkaç görevli telaşla doktorun başına dikildiler. Parmaksız, Değmer’in başını tutup kaldırdı. Yüzü şişmiş, gözleri kapanmıştı. Kulağına eğilip, sonunda inadınla bizi yendin, diye bağırdı. Ardından yatağına yatırılmasını emretti.. (Doktor Hulusi Dosdoğru. Atilla Akar. Eski Tüfek Sosyalistler. İletişim Yay. 1989. sy.92-93)
 
Doktor Hulusi Dosdoğru 1946 Tevkifatında ağır işkencelerden geçmiş uzun süre tutuklu kalmıştır.
 
1946 Tevkifatından geçen bir başka tanıdığımız kişi de Zihni Anadol’dur. Geçtiğimiz yıllarda vefat etmiştir.
 
Zihni Anadol, Zonguldak’a son gelişinde yapmış olduğu konuşmada sözlerine Dosdoğrular’ı saygıyla andığını söyleyerek başladı. Salonu dolduran insanların büyük çoğunluğu bu isimleri tanıyamamıştı.
Oysa o salondaki toplantı “Demokrasi ve Sosyalizm” adına yapılmıştı. Şayet bu saygıdeğer insanları, Zonguldak maden işçileri ve kendilerini demokrat, sosyalist, devrici şeklinde ifade eden insanlar; hak eden, hak etmeyen olsun belirli şahıslara anma günü ve isimlerine ödüllü yarışma düzenleyenler, sık sık demokrasiden ve demokratlıktan söz etmek istiyorlarsa bunun yolu, öncelikle “Bedel alarak” değil “bedel ödeyerek” yazanları ve mücadele edenleri hatırlamaktan geçer.
 
Dosdoğrular İstanbul’da Erenköy’de yaşamaktaydılar. Ben kendilerine telefonla ulaşabildiydim. O günleri yaşamlarının en onurlu günleri olarak kabul ediyorlar. Kendilerine maden işçileri adına selamlarımı ve şükranlarını belirttiğim zaman; “Biz onların bir tanesini bile hastalıktan ve ölümden kurtarabildiysek bu mutluluk bize yeter” dediler.
 
Geçen seneler önce Hulusi Bey’i ve bir yıl sonrada Sabire Hanım’ı ard arda kaybettik. Hulusi Dosdoğru’nun diğer iki kitabından ilki (Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir) adını taşımakta, diğer bir kitabı da, (6/7 Eylül Olayları. Bağlam Yayınları. Ekim 1993) ismindedir.                
 
Özellikle bugünlerde ülke ve Zonguldak’ın durumu meydandadır. Aynı geçmişteki gibi bir takım gerçekler günümüzün alkışoğlanları tarafından çarpıtılmakta adeta her şey güllük gülistanlık gösterilmektedir.
 
Bu alkışoğlanların ibret alması için Şubat 2002’de Demokrat Çaycuma Gazetesi’nde yayınlanan bu yazıyı ufak tefek değişikliklerle tekrar yayınlamakta yarar gördüm.
 
Hulusi ve Sabire Dosdoğrulara şükran ve saygılarımı sunarım
 
 

 

Hiç yorum yok: