20 Eylül 2012 Perşembe

93 HARBİ MUHACERETİ VE HAVZA-İ FAHMİYE’YE ETKİLERİ


93 HARBİ MUHACERETİ VE HAVZA-İ FAHMİYE’YE ETKİLERİ
                                                                                 
EROL ÇATMA


Tarihte 93 Harbi olarak yer alan 1876-1878 Osmanlı Rus Savaşı için bir çok kitaplar yazılmasına rağmen özellikle bu savaşın Havza-i Fahmiye’ye olan etkileri bilinmemektedir..
Maden ocaklarının bir kısmında asker çalıştıran Havza’nın, özellikle Karadeniz’in Kuzey kıyılarındaki savaştan hem asker sevki hem de göçler nedeniyle etkilenmesi oldukça büyük boyuttadır.
Yazışma tutanaklarında Havza’da çalışan askerlerin sık sık cephelere sevk edilmesinin yanında asker olmayan işçilerinde ücretlerinin ödenmemesi, firarlar ve buna bağlı üretimle birlikte nakliyatın aksaması da son derece dikkate değerdir.
Bütün bunlara bir de Havza’ya gelen göçler eklenince problemler  daha da artmıştır.
Bu çalışma, sadece “göçler nedeniyle” Havza’nın etkilenmesini açıklayacaktır.
Havza-i Fahmiye’ye en fazla etkisi söz konusu olan göçler 93 Harbinin doğurduğu göçlerdir. Konumuza açıklık getirebilmek için öncelikle 93 Harbi öncesindeki göçlere de değinmemiz gerekmektedir.
1858-1863 DÖNEMİ
Kafkasya bölgesinden kitleler halinde göç 1858 yılında başlamıştır. 1858-1859 yıllarında daha çok Batı Kafkasya’dan (Bilhassa Kuban Boylarında oturan Çerkez ve Nogaylardan) ve Dağıstan’dan gelenler olmuştur. Rusların, Doğu Kafkasya’daki savaş sona ermeden Kuban Nehrinin güneyindeki ovada ve dağlara kadar uzanan toprak şeridinde oturan kabileleri sıkıştırmaları ve onları (Bunlar, Bjeduglar, Makhoşlar, Kemirguveyler, Besleneyler ve Nogaylardır) bu nehrin sağ tarafındaki ovaya göç etmeye zorlamaları veyahut da başka bir ülkeye göç etmek zorunda bırakmaları göçlerin başlangıç nedenidir. Bu dönemde göç edenler, Çerkezlerin ve Nogayların özellikle Beşno ve Canboyluk kabilelerinden idiler. Deniz yoluyla İstanbul’a veya Karadeniz’deki limanlara geliyorlardı. Dağıstanlılar ise kara yolundan Erzurum Vilayetine ulaşıyorlardı.
Doğu Kafkasya’daki Rus saldırısı ilerledikçe Dağıstan’dan gelen göçmenlerin sayısı da artmıştır. Fakat yine bu bölgeden gelenlerin miktarının diğer kabilelere oranla pek fazla olmadığı anlaşılıyor. Gelenlerin büyük çoğunluğunu Çerkez ve Nogaylar  (Bir miktar da Abazalar) meydana getiriyordu.
Batı Kafkasya dan gelenler 18 Kasım 1858’den 28 Kasım 1859’a kadar geçen yaklaşık bir yıl içerisinde 17.003 kişiyi bulmuştur. Bunlardan 11.309’u Nogay olup iskan edilmek üzere Adana ve Dobruca’ya gönderilmişlerdir. 5694‘ü Çerkez ve Abaza idi. (Bunların 184’ü Besni (Besleney), 2088’i Hatukuay 696’sı Tam, l04’ü Halbuka (Haybiko) ve Hable, 360’ı Bzeduh (Bjeduğ), 1002’si Catmal (Zambal da yazıldığı görülmektedir.) idi. Bu sayı 27 Aralık 1859’da 26000 kişiye çıkmıştır. 1859’dan itibaren göçün temposu arttı. 2 Mayıs 1861’e kadar gelen Kafkasya göçmenlerinin mevcudu 150 bini bulmuştu.
1859’dan sonra savaşın ağırlığının Batı Kafkasya’ya kayması üzerine o taraftan gelen göçmen sayısında artma oldu. Daha Ruslar Batı Kafkasya’yı tamamıyla ele geçirmeden, savaşın sonucunun belli olması ve Rusların baskısı nedeniyle kabileler arasında göç hareketi hızlandı ve binlerce, on binlerce kişilik kafileler göçe başladılar.
Ekim-1863 de Trabzon’da 5000 kadar nüfus birikmiş ve Sinop ile Samsun limanlarında da kalabalık bir göçmen kitlesi yığılmıştı. Bir yıl boyunca gelenlerle birlikte iskan yerlerine sevkleri geciken ve bu yüzden iskelelerde yığılan göçmenlerin sayıları da problemleriyle birlikte gittikçe artacaktır.
1863-1864 DÖNEMİ, "BÜYÜK GÖÇ"
Rusların, Çerkez ve Abaza kabilelerini Kuban’ın Kuzeyine veya Osmanlı topraklarına göçe zorlamaları göçün hızını ve nüfus sayısını artırdı.
Daha başlangıçta Abzah kabilesinden 50.000 kişinin göç edeceği haber verilirken 1864 yazında göç edenlerin miktarı 300.000’i aşmıştır .

Gelen göçmenlerin başlıca çıkış iskeleleri Kerç, Taman, Anapa, Novorossiski, Tuapse ve Soçi idi. Varış iskeleleri ise Batum, Trabzon, sonra da Samsun, Sinop, İstanbul, Varna ve Köstence idi. Daha önceki yıllarda gelenler nispeten az olduğu için doğrudan doğruya İstanbul’a çıkartılıyorlar, orada bir müddet misafir edildikten  sonra kesin yerleşme yerlerine gönderiliyorlardı. Ancak göçmenlerin sayısının çok artmasının üzerine Karadeniz Kıyılarındaki iskele ve limanlara (bu arada yukarıdakilerden sonra gelmek üzere, Giresun, Akçaabat, Fatsa, İnebolu ve Ayancık gibi iskelelere dahi) da göçmenlerin çıkartılması gerekmiştir. Burada önemli olan onları karaya çıkartmak değil, hiç olmazsa bir mevsim geçene ve onlar için kesin iskan yerleri tespit edilene kadar, misafir etmek barındırmak, beslemek ve kışlık yakacaklarını temin etmek idi. Özellikle barınabilecek yerler bulmak büyük sayıda göçmenin geldiği dikkate alınınca zor idi. Bunun için iskelelerde veya kasaba ve şehirlerde boş durumdaki binalar, resmi dairelere ait binalar, kışlalar ve çadırlardan faydalanılıyordu. Bunlarda yetmeyince halkın evlerine birer, ikişer (Veya hane olarak) misafir olarak veriliyorlardı. En önemli varış iskelesi olan Trabzon’da artık onların barındırılması mümkün olmayınca, göçmenlerin süratle (1864’ün yaz aylarında) Varna ve Köstence limanlarına sevk edilmeye başlandılar. Oralardan İskan edilecekleri Tuna Nehrinin güneyindeki ve Kuzey Bulgaristan’daki araziye gönderilmişlerdir.
6-7 aylık bir süre (aşağı yukarı Ekim 1863’den Mayıs-1864’e kadar) içinde 300 binden fazla (bu miktar Osmanlı limanlarına ulaşabilenler ve belki de yalnız iskan edilebilenler veyahut deftere kayıt edilebilenlerdir. Bu dönemde topraklarından ayrılarak göçe başlayanların ve Kafkasya’daki iskelelere yığılanların bu miktardan çok fazla olduğu açıktır.) Göçmenin Kafkasya’nın sahillerine ve iskelelerine yığılması hem Rusya’nın hem de Osmanlı Devleti’nin beklemediği bir şeydi. Göçmenler Kafkasya’da aylarca gemi veya kendilerini Osmanlı sahillerine taşıyacak taşıt beklediler. Osmanlı Devleti’nin veya Rusya’nın tahsis ettiği gemiler çok yetersiz kalmışlardı. Ayrıca bir kısım insanlık için, bir kısmı ise para için, Karadeniz sahillerinden bir çok balıkçı ve denizci taka ve sandallarıyla bu nakliyat işine katıldılar. Ancak bu teknelerin çoğu küçük olduğu ve alabildiğinden fazla yolcu aldıkları için bir çoğu denizde battı. Bu nedenle de Osmanlı Hükümeti bu tip sandallarla göçmen taşınmasını yasaklamak gereğini duydu. Aslında Rus ve Osmanlı Vapurlarına da çok fazla göçmen bindiriliyordu. Bu nedenle de sıkışıklık, sağlık şartlarına uymamak gibi nedenlerle bulaşıcı hastalıklar da çıkıyordu. Bunlar zaten aylarca Kafkasya sahillerinde gemi bekledikleri sırada bütün yiyeceklerini bitirmiş durumdaydılar. Hatta üstleri başları dahi perişan durumdaydı. Ancak pek azı iyi durumdayken göç edebiliyordu. 
Rusya, Kafkasya limanlarında biriken göçmenleri bir an önce Osmanlı topraklarına nakil etmeye çalışırken, hem bu sorundan bir an önce kurtulmak istiyor ve hem de Osmanlı Devleti’ni bu sorunla karşı karşıya getirmek istiyor gibiydi.Gerçekten de Osmanlı İdaresi hiç beklemediği ve önceden doğru dürüst hazırlık yapmasına vakit kalmadan yüz yüze geldiği bu göçmen seli karşısında kaldı. Ülkenin mali ve ekonomik durumunun bozukluğuna rağmen büyük masraflar yaptı. Buna rağmen göçmenlerin nakli, ancak 1865 kışında tamamlanabildi. Kafkasya’da beklerken bir çoğu açlık, hastalık, soğuk ve düşmanlarının saldırırlarından dolayı hayatlarını kaybettiler.
Zamanın Trabzon Valisinin hazırlamış olduğu bir teskerede de, göçmen naklinde küçük deniz araçlarına çok fazla muhacir bindiği ve bunların bir kısmının denizde battığını ve muhacirlerden bir kısmının boğulduğunu belirtirken de Ereğli açıklarında batan bir gemiden 450 muhacirden 100’ünün boğulduğunu belirtmektedir.
Havzanın, bu dönemdeki muhacirlerle tanışması Ereğli ve Alaplı kıyılarına sürüklenen muhacir cesetleriyle olmuştur.
DOKSANÜÇ MUHACERETİ 1877-1878
Rus Çarı Aleksandr, Avusturya İmparatoru Franz Josef ile 1876 Temmuzunda anlaşarak kendi aralarında Sırp topraklarının Avusturya'ya, Doğuda ki Bulgar topraklarını da Rusya'ya bırakılmasını kararlaştırmışlardır. Bu planını uygulamak isteyen Rusya 24 Nisan 1877'de Osmanlı İmparatorluğuna Savaş açmıştır. Rusların Beserabya'ya girmesiyle başlayan bu harp, Kafkaslar ve Tuna olmak üzere iki cephede cereyan etmiştir. Tuna cephesinde bir yanda Türkiye, öbür yanda Rusya ile;Türkiye'nin tabileri oldukları halde isyan ederek Rusya tarafına geçen Romanya,  Sırbistan ve Karadağ arasında geçen bu savaş, Rumî 1293 yılına rastladığı için Türk tarihinde (93harbi) diye anılmıştır.
Kırım harbinde ezilmiş olan Rusya boğazları ele geçiremediği gibi, Balkanlardaki itibarı da sarsıldığından; bu savaşla hem boğazları açılmaya zorlamak, hem de Balkanları nüfusuna alıp Islav birliğini gerçekleştirmek istiyordu. Bu savaşta Kafkas cephesinde Ahmet Muhtar Paşa’nın,Tuna cephesinde de Gazi Osman Paşa’nın kahramanca savunma yapmalarına rağmen, Ruslar 1877 kasımında Kars'ı ele geçirerek Erzurum'a yönelmişler; Tuna cephesinde 1877 aralığında Plevne'nin düşmesini müteakip, ocak 1878 de Edirne'yi ele geçirerek, Çatalca önlerine kadar ilerlemişlerdir. Ruslara İstanbul yolunun açılmış olması şehir halkını olduğu kadar Avrupa devletlerini de endişelendirmiştir. Bu ilerleyişi durdurmak amacıyla, 3 Mart 1878 de Yeşilköy Antlaşması imzalanmıştır. Daha sonra bu antlaşmanın yerini,13 temmuz 1878'de imzalanan, Berlin antlaşması almıştır. Berlin Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu Romanya, Sırbistan ve Karadağ prensliklerine tam istiklal tanıyor ve bu devletçiklerin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmalarını kabul ediyordu.
Tuna ile Balkan dağları arasında; merkezi Sofya'da olmak üzere bir Ortodoks İslav Prensliği, Bulgaristan devletçiği kuruluyordu. İç işlerinde bağımsız olan bu prenslik, Türkiye'ye tabi olacak ve vergi verecekti.
Balkan Dağları'nın güneyinde ise Doğu Rumeli eyaleti teşekkül ediyordu. Merkezi Filibe'de olan bu eyalette de Bulgarlara geniş haklar tanınıyordu. Bu suretle;1909'da tam bağımsız olacak bir Bulgaristan'ın temelleri atılıyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun kaybı, toprak kaybından ibaret kalmamış, bir milyondan fazla göçmen, Bulgaristan'dan İstanbul'a akmıştır. Sadece 1877-1878 kışında yaklaşık 300.000 insan kitlesi İstanbul'a akın etmiştir. Harbin patlak vermesiyle, son 20 yıldır kışkırttıkları Hıristiyan Bulgarlarla birlikte Rus askerlerinin Balkanlardaki yerli Müslüman halka karşı işkence, toplu katliam, yağmalama ve ırza tecavüz biçiminde yoğunlaşan zulümleri, Müslüman halkı her şeyini geride bırakarak, Anadolu yönünde göçe zorlamıştır. Bulgaristan’da nüfusun yarısını teşkil eden Müslümanlar azınlık durumuna düşmüştür. Bundan sonra, Osmanlı İmparatorluğu beşyüz yıldır muhafaza ettiği Rumeli'den çekilmeye başlamıştır.
Göçlerle ilgili yazışmalara tarih sırasına göre göz attığımızda olayın vahametini açıkça görebiliriz.
13 Temmuz 1877: Kaçan bir Türk göçmen kafilesinin Hainboğazı'n da Bulgarlar tarafından imha edilmesi. Türklerin Tırnovo’yu boşaltmaları. Müslüman ahalinin Osman Pazarı yollarına dökülmüş olması. Razgrad ve Tırnova sancakları Türk göçmen kafilelerinin Bulgarlar tarafından katledilmesi. Balkan taraflarında Rus ve Bulgar zulümleri.
14 Temmuz 1877: Tuna Vilayetinde Kazakların yeni vahşetleri. Rusçuk taraflarında göçmenlerin imha edilmeleri. Varna’ya doğru kaçan bir Türk göçmen kafilesinin Rus süvarileri tarafından kılıçtan geçirilmesi. Tırnova - Ziştovi arasında yüzlerce insanın öldürülmesi.
15 Temmuz 1877: İstanbul'a çoğu yaralı 500 göçmenin gelmesi.
16 Temmuz 1877: İşgal edilen yerlerde Rus ve Bulgar zulümleri. Camilere sığınan halkın diri diri yakılması. 300 arabalık bir göçmen kafilesinin yok edilmesi.
21 Temmuz 1877: Hariciye Nazırı Arifi Paşanın İsviçre Konfederasyonu Başkanına çektiği bir telgraf, “Rus askerlerinin 1864 Cenevre Sözleşmesini ihlal etmeleri. Hastahanelerin bombalanması, Müslüman köylerin yakılması, masum halkın katledilmesi, bu arada 300 arabalık bir göçmen kafilesinin yok edilmesi. Harp kaidelerine ve insanlık prensiplerine aykırı olan bu davranışların, sözleşmeyi imzalayan devletlere duyurularak önlenmesi lüzumu.”
26 Temmuz 1877: Bulgarların Rumeli Türk köylerinin yağma etmeleri. Tırnova'dan kaçmakta olan 600 -700 kişilik bir kafilenin Kazaklar tarafından katliamdan geçirilmeleri.
6 Ağustos 1877: Edirne’ye binlerce yoksul göçmenin gelmesi. İstanbul’ a da göçmen akınlarının ardı arkası kesilmemesi.
7 Ağustos 1877: Kızanlık havalisindeki Müslüman halkı düşmandan kurtarmak için gönderilen zeybek süvarilerinin 10000 göçmenle Karapınar’a dönmeleri. Geride de 2000 Müslüman halkın kalması.
9 Ağustos 1877: Kızanlık Müslümanlarından 10000 kişinin kurtarılması ve arkada kalan 2000 Müslüman’ ın Bulgarlarca öldürülmesi, kadınlarla çocukların da Balkan’a götürülmüş olması.
13 Ağustos 1877: Edirne’de aç ve açıkta kalan 5000 göçmenin acil yardım bekleyişi.
16 Ağustos 1877: Keşif kollarının Eflihanli köyü Müslüman çocuklarıyla kadınların düşmandan  kurtarılıp Hainköy’e getirmeleri. Erkeklerin Bulgarlarca öldürülüp, kızların dağa kaldırıldığı.
Bu göçlerde Havza ile ilgili benim elime geçen yazışma belgeleri Havza-i Fahmiye’den Bahriye Nezaret Celilesine 7 Ağustosta çekilen bir telgrafla başlamaktadır. (Özel arşiv)
7 Ağustos'tan evvel Ereğli’ye gelen göçmenlerin muzdarip olduğu hastalık için gerekli ilaçların Maden Hümayun Eczanesi’nden tedarik edilerek Arif Efendi vasıtasıyla Ereğli’ye gönderilmesi istenmektedir. 
Bir sonraki telgrafta; Ereğli’ye gelen muhacirlerin sayısının 3000 kişi olduğunu okuyoruz. Bu sayı o zamanki şartlarda Ereğli gibi küçük bir kasabada oldukça fazla problem yaratmıştır. Problemlerin başında ise yiyecek, içecek ve iskan sıkıntısı gelmektedir. Ayrıca maden ocaklarından iskelelere olan kömür nakliyatı yük hayvanlarıyla olduğu için gelen muhacirlerin bir an evvel bir yerlere yerleşme kaygısıyla Ereğli’den ayrılmak istemeleri ve bunun için kömür nakleden hayvanları ve deniz araçlarını kiralamaları kömür üretimine ve nakliyesine de engel teşkil etmiştir.
20 Ağustos tarihinde çekilen telgrafta ise bu problemler teker teker anlatılmakta, üstelik 7000 kişiden oluşan Çerkez göçmen kafilesinin Ereğli’ye gelmek üzere olduğu bildirilmekte ve bunların ne tarafa nakil olacakları konusunda malumat istenmekte, bunların kömür nakleden hayvanları meşgul etmesini engellemek için Bolu Mutasarrıflığı’na çok kesin şekilde emir verilmesini istemektedir. Bununla birlikte; 21 Ağustosta çekilen telgrafta da gelecek muhacirlerin gıda sorunun halletmek için Marmara vapurunun nakli için Bartın’a gönderildiği belirtilmektedir.
24 Ağustosta Ereğli’den Bolu Mutasarrıflığı’na çekilen telgrafta muhacirlerin iskan bölgelerine nakledilmesi için gelen vapurun Ereğli’de bekletildiği ve bu bekletilmeden dolayı maden nakliyatının sekteye uğradığı konusunda ayrı bir şikayet dilekçesi yazılmıştır, burada bekleyen vapurun hareketiyle Ereğli’de muhacir kalmayacağı ve maden nakliyatının da düzene gireceği  belirtilmektedir.
4 Eylülde problemlerin bittiği düşünülürken, Ereğli Limanına 9000 muhacirin daha geleceğibildirilmiştir. Oluşacak problemler şikayet konusu olarak Bolu Mutasarrıflığı’na bildirilmiştir. Çözüm olarak gelecek muhacirlerin Ereğli Limanına uğratılmadan iskan mahallerine sevk edilmesi önerilmektedir.
Yazışma tutanaklarında bu önerinin ciddiye alınmadığı anlaşılmaktadır.
10 Eylül’de Ereğli’den Bolu Mutasarrıflığı’na yazılan bir telgrafta Ereğli’de bulunan 4000 kadar Abaza muhacirinin Bartın’a nakil olacağını anlatmaktadır. Muhacirlerde bulunan sıtma hastalığının tedavisi için Merkez Liva’dan tabip istenmektedir.
11 Eylül’de çekilen telgrafta ise muhacirler için şu öneri yapılmaktadır:

Ereğli'de bulunan 400 kadar Abaza muhacir Bartın'a nakil olacağından muhacirlerin bir an önce Ereğli’den sevk edilebilmesi için Maden Hümayunu’nun vapurlarına emir verilmesi ve Ereğli'den geceleyin sevk olunacak muhacirlerin maden nakliyatını engellememesi için hemen hareketle sabahleyin Bartın Boğazında bulunmalarını Boğazdan içeriye girilmeden, Boğazda beklemekte olan Bartın filikalarıyla tahliye edilmeleri istenmektedir.
11 Eylül 1877’de Bolu Mutasarrıflığı’ndan Maden Hümayun Müdürlüğüne çekilen bir telgrafa aynı gün verilen cevapta;
“Sivriler Divanı Muhtarı'nın Kozlu Mevkiinde bulunan muhacirini tamamen kaldırmadığından bir ay içinde tahliye edilmeleri muhtara celp olunmuş ise de Divanı Mezbur ahalisi Maden Hümayunu’nun Kılıç Ocakları için 4625 adet sütunu iki ay zarfında teslim etmeğe müteahhit bulunduğundan ve bir iki gün direk kesimi ve  naklinde çalışılacağından sütün nakli yoluna girinceye değin muhacirin celbinden sarf-ı nazar olunması ve bu işlerin hallolunmasından sonra muhacirinin Kozludan kaldırılacağı hakkında emri irade efendimindir.” şeklinde cevap verilerek muhacirlerin Kozlu’da birikmesinin ve nakledilememesinin nedenleri açıklanmaktadır.
20 Eylül tarihine yakın bir zamanda Ereğli’ye İngiliz vapuruyla 70 kadar muhacir gelmiştir. Bu muhacirlerin Maden Hümayunu vapuruyla İzmir’e nakledilmesi istenmişse de, Kastamonu Valiliğine çekilen telgrafta İzmir’in, Ereğli’ye 180 mil mesafede olduğu muhacirlerin nakledileceği geminin yakıt için kullanacağı kömürün buna kifayet etmeyeceği bildirilmiştir. Ekim ayının ortalarına doğru Ereğli’deki muhacir nakliyatı farklı bir seyir göstererek oldukça problemli bir duruma gelmiştir.
24 Ekim 1877 tarihinde Bahriye Nezaretine çekilen telgrafa göre; Sultaniye ve Mecidiye ve Rusok vapurlarıyla Ereğli Limanına gelen 2500 nüfuslu Abaza muhacirleri havaların muhalefeti nedeniyle icap eden iskelelere çıkarılamadığından uzun bir zaman vapurlarda kalmışlar, bunların beslenme ve diğer sorunları zaten küçük olan Ereğli de gıda karaborsası yaratmış, fiyatlar 3–4 misli artmıştır. Ayrıca uzun müddet vapurlarda kalmalarından dolayı hastalık salgını baş göstermiş, Maden İdaresi de hastalığın yayılmasını engelleyebilmek için her türlü sorumluluğu alarak vapurlardaki muhacirleri Ereğli ye çıkarmıştır. Ereğli'deki kahvehanelere hanlara ve müsait olan evlere muhacirleri yerleştirmişler, böylelikle  hastalığı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır.
Havaların düzelmesiyle bu muhacirlerin Akçaşehir’e (Akçakoca) nakil olunması planlanmış, Bahriye Nezareti’nin tahsis ettiği vapurun genel Bahriye işleri gördüğü için Der-saadet’ e gittiğinden dolayı Eseri Cedit Vapurunun bu iş için daha uygun olacağı şeklinde bir istekte bulunulmuştur.
28 Ekim 1877 tarihinde Bahriye Nezareti’ne çekilen başka bir telgrafta da, 24 Ekim tarihli telgrafta sözü edilen muhacirlerin yarısının Eseri Cedid vapuruyla saat 6 raddelerinde Kefken’ e hareket ettiği, geri kalanının da ikinci seferde gönderileceği ve Eseri Cedid vapuruna gerekli kömür de verilerek Dersaadet’e gönderileceği bildirilmiştir.
21 Kasımda da başka 1500 kişilik bir göçmen kafilesi Taif isimli vapurla akşam saat 6 sıralarında Kefken'e hareket etmiş, Taif isimli vapurun göçmenleri Kefken’e bırakmasından sonra Der Saadet’e hareket edeceği bildirilmiştir.
Muhacirlerin Ereğli’ye gelip oradan başka mıntıkalara gitmeleri devam etmiş, 2 Nisan 1878 tarihinde de Bartın’da kurulan Muhacir Komisyonu Reisinden Muhacir nakliyatı için Bartın Sandığından 50 bin kuruş istenmiş, istenilen paranın Bartın’dan tedarik edilememesi halinde Bolu Mal sandığından karşılanması istenmiştir.
23 Nisan 1878 tarihli Bahriye Nezaretinden Ereğli Mutasarrıflığına çekilen telgraf gelen göçmenlerin havzada yerleştiği yerler konusunda açıklık getiren bir niteliktedir.
Bu telgrafta, Burgaz ahalisinden olan 3000 nüfuslu göçmen kafilesinin Devrek, Çarşamba, YılancaNahiyelerine iskanları 24 numaralı 22 Nisan 1294 tarihli teskere ile bildirildiği ve bu yerleştirme esnasında göçmen nakliyatının maden ameliyatına vereceği sekteyi ve zararı engellemek için de göçmenlerin maden çalışmayan bölgedeki iskelelere çıkartılması, bu iskan işinin acele ve güven içinde yapılması emredilmektedir.
14 Mayıs 1878 tarihli telgrafta da Ulus Nahiyesine nakledilen muhacirleri ve bunun madene nasıl zarar verdiği anlatılmaktadır. Kastamonu Vilayeti Celilesi Mutasarrıflığına: ”Bartın Cihetinin amale ve direkçisi madenlere taksim olmuştur, ocakların tatil olmasıyla görülen lüzum üzerine bizzat Bartın'a gelmiş direkçilerin 200 den fazla sayıdaki arabasına Abaza muhacirleri konularak Safranbolu dahilinde Abdi Paşa Oğlu Hanına kadar gönderilmiş ise de Ulus Müdürü muhacir kabulü için yedinde bir  emir olmadığı gerekçesiyle, muhacir nakleden Direkciyan arabalarını orada tutup direk nakil işine sekte vermiştir. Arabaların serbest bırakılması konusunda ferman efendimindir.” Denilmektedir.
16 Haziran 1878: Göl Pazarı Nahiyesi, Gözyakar, Carmud, Çiftlik, Kızılelma, Çorak ve Saz Divanları Muhtarlarına çekilen telgrafta; daha önce buralara yerleştirilmiş olan Abaza muhacirlerinin Çankırı’ya nakledilmesi gerektiği emri verilir ve bu konuyla ilgili Dersaadet’te bulunan Maden Nazırı Hasan Paşa’ya da gerekli emrin verildiği, bu yüzden telaş ve heyecana gerek olmadığı bu konudaki emrin hükümetten geldiği, bu nakilde Maden Umuru’nun da gerekli özen ve gayreti göstereceği bildirilmiştir.
Belgelerdeki yazışmalar şimdilik bu kadar çözülebilmiştir, belgeler tarandıkça şüphesiz daha geniş bilgilere ulaşılacaktır. Bu göçlerle ilgili Bilal N.Şimşir’ in iki ciltlik çalışması 1968 yılında yayınlanmıştır. Genel göçlerle ilgili bölüm de onun kitabından istifade edilmiştir. Bu göçlerle ilgili yayınlanmış bir çok kitap olmasına rağmen Zonguldak’a yerleşen 93 Göçmenleri ile ilgili herhangi bir çalışma yoktur.
Bu belgeler Zonguldak Havzasına gelen göçmenlerle ilgili açıklanan ilk belgelerdir.
1)Kaderin bir cilvesi olarak kabul ettiğim bir rastlantı da 93 Harbinin başladığı tarihte İmparatorluğun Sadrazamı Osmanlı’nın yetiştirdiği ilk Maden Mühendisi Ethem Paşadır. Ethem Paşa; 1827 yılında Maden Mühendisliği öğrenimi için yurt dışına gönderiliyor. Fransa’da INSTITUTION BARBET’ den diplomasını alarak Maden Mühendisi oluyor. Sarıyer Bakır, Gümüşhacıköy, Keban Simli kurşun, Ergani Bakır, baş mühendisliği ve müdürlüklerinde görev yapmıştır. 93 Harbi öncesinde ki şartlar onu sadrazam yapmıştır. Harbin bitiminde azledilmiş, 1893 yılında vefat etmiştir.


Hiç yorum yok: