25 Aralık 2011 Pazar

Zonguldak la ilgili yazılan ilk öykülerden kesitler ve NAHİT SIRRI ÖRİK



                                                                 EROL ÇATMA


Zonguldak la ilgili yazılan ilk öykülerden kesitler

Kömürün, zulmün ve ölümün aynı zamanda emeğin de başkenti sayılan Zonguldak’ın yazın sanatçıları konusunda çalışma yapıldığı halde “Sezar’ın hakkını Sezar’ a vermek” konusunda başarılı olunduğu söylenemez.

Zonguldak’ta yetişen birçok yazın sanatçısı olmasına rağmen, maden kültürünün doğurmuş olduğu bir yazın çizgimiz yoktur. Zonguldak’la ilgili yazanların büyük çoğunluğu çok akıllı biçimde, işçilerin yaşamından uzaklaşmış, anlatımlarıyla sadece kömürün ekonomiye olan katkısı vurgulanmış. Bazıları da, madenlerde çalışanların Osmanlı döneminde ezildiğini ve sömürüldüğünü iyi şekilde vurguladıktan sonra Cumhuriyet’ in maden işçilerinin de kurtarıcısı olduğu, onları zulümden ve ölümden kurtardığı vurgusunu işlemiştir. Oysa baskı ve zulmü saklamanın zulüm yapanları Cumhuriyet dönemi diyerek ayırıp müsamahakâr davranmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Doğaldır ki kitaplar yazanların niyetini ve düşünsel yapısını yansıtır. Yazılış nedenini ve objektif olup olmadığını ölçü alarak ben bu kitapların bazılarını “Resmi Tarih” ürünü olarak yorumluyorum.

Şimdi tanıtmaya çalışacağım yazın sanatçısı, Zonguldak ta kitapla çok fazla haşır neşir olanlar tarafından da bilinmeyen bir isimdir. Öykülerini yıllar sonra “Oğlak Yayıncılık” ta yayınlayanlar okunma konusunda büyük bir haksızlığa uğradığını belirtiyorlar.
                                                            NAHİT SIRRI ÖRİK

Nahid Sırrı Örik, “Tarih içinde hep bilim ve sanat adamı yetiştirmesiyle tanınmış bir aile. Dede Ahmet Nafiz Paşa mutasarrıflık yapmış bir devlet adamı ve divan sahibi bir şair. Oğul Hasan Sırrı Bey (1861–1933) mektupçuluk ve Şura-i Devlet Azalığı gibi önemli görevlerde bulunmuş, muallim ve Hukuk Mekteplerinde dersler vermiş, beş, altı eseri bulunan bir yazar, Shakespare’ den Venedik Taciri’nin mütercimi.* Torun Nahid Sırrı (22 Mayıs 1895 – 18 Ocak 1960 ) ise şiir hariç handiyse (hemen hemen) her edebi dalda eser vermiş bir kalem; geçmişi, teneffüs edebilir yegâne (tek-tek olan) atmosfer bilen bir zaman gezgini.” (1) olarak tanıtılır.

Yazılarında kullandığı dil eleştirilir çoğu zaman, Fransızca yazdığı eserleri daha fazla tutulur. Kullandığı anlatım konusunda “Her şeyden evvel, Türkçe’yi iyice öğrenmeye muhtaç olan bu muharrir Fransızca hikâyelerini Türkçe olarak kaleme alsa belki düzgün cümle yapmaya daha çok alışacaktı. Fakat Nahid Sırrı’nın Türkçe’si gittikçe tekâmül göstermezse eserlerini Fransızca yazmasını bütün dostları tavsiye edecektir.” (2) şeklinde eleştiri alır.

Yaşamının bir döneminin Avrupa da sürmesi ülkede ise konakta büyümesi, Örik’ in edebiyat diline de etki eder. “Konak dili”, topluma kapalı olan geleneğe sırtını yaslamış dildir ve N.Sırrı artık topluma yabancı olan bu dille büyümüştür. Beri yandan, Fransızca da yabancı diyarların yabansı dili iken, N.Sırrı için ikinci ana dili sayılsa yeridir.”(3) yorumu da yapılmaktadır.

1928 yılında yurda dönen Nahid Sırrı Cumhuriyet Gazetesinde bir süre yazarlık yaptıktan sonra, Ankara Maarif Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğünün kadrolu Mütercimliğini yapar, ayrıca Ankara’da Yaşar Nabi ile “Varlık Mecmuası”nı çıkartır.

Bir arada olmaya dayanamayıp boşanan anne ile babası, üvey anne ve üvey baba yanında geçen sıkıntılı yıllar, erken evlenip erken ölen tek kardeş Ayşe Nihal Hanım olumsuz birçok etki yapar Nahid Sırrı Örik’in üzerinde. “İçten kuşkulu, sessiz, kapanık bir insan” olarak yorumlanır.

Cinsel tercihi de normal dışıdır Nahid Sırrı Örik’ in. Yaşamındaki birçok olumsuzluk bu tercihte etkili olabilir.

Benim araştırmalarım ve hikâyelerinden anladığıma göre, Zonguldak’ta maden ocağı işleten Abdülhamit’in Baş Mabeyincisi Eğribozlu Sarıca Zade Ragıp Paşa’nın himayesinde yaşamasıyla Zonguldak’la ilişki kurmuştur. Zonguldak’a gelip giden ve kenti iyi tanıyan bir yazar olduğu öykülerinden anlaşılıyor.

Nahid Sırrı’nın 10–20 Temmuz 1928 de Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan “Kırmızı ve Siyah” isimli öyküsü Zonguldak’la ilgili ilk öykü olarak elimize geçenidir. Bundan başka iki öyküsü daha vardır, yazarın, Zonguldak’ı ve kentteki yaşamı konu alan.

“Kırmızı ve Siyah” isimli öyküsü Zonguldak’ta geçen dramatik bir aşk öyküsüdür. Mühendis Cemil ile Fransız sevgilisi ve karısının arasında geçen öykü üçünün de yıkımıyla sonuçlanır.

Kitapta 1928 yılı Zonguldak kenti şu şekilde yansıtılır, “Zonguldak, bu ortasından kömür yüklü vagonlar geçen dar bir yolun iki tarafında bozuk kaldırımların çamurları içinde yırtık elbiseli, siyah yüzlü kömür amelesinden ibaretti! Ve yağmur yağıyor, kömür tozlarıyla karışık vıcık vıcık bir siyah çamur ayaklara yapışıyordu. Sonra birçok dağların arasından geçilip bir saat atla gidilmiş, amale evleri ve kömür yığınlarından başka hiçbir şey bulunmayan bir dağ başına varılmıştı.”

Kent merkezini de şu şekilde anlatmaktadır Nahid Sırrı, “Çarşı diye gösterilen yolda bakkalla meyhaneden başka bir şey yoktu.”

Öykü sadece maden işçilerini konu alan bir öykü olmasa da, Zonguldak kentinde maden işçilerinden de bahsetmek gerekmektedir. Yazarın, maden işçilerini şu satırlarla anlattığını görüyoruz. “Koridorları doldurarak bu koridorları ağır bir koku ile dolduran, tasavvur edilemeyecek kadar perişan kılıklı, yüzü boyunları kömürle simsiyah amale o kadar yorgun ve bezgindiler, bitap ve nevmid di ler ki (Ümitsiz-Ümidi kırık) önlerinden, ta yanlarından geçen bu nefis ve muattar kadına (ıtırlı, güzel kokulu) gözleri tutuşmadan, boş, durgun nazarlarla bakıyorlardı.”

Nahid Sırrı’nın öyküleştirdiği bu aşk gerçek midir değil midir, bunu bilmemiz imkânsız. Öykünün tümü Zonguldak ta geçiyor. Çarpık gelişmiş kentin sosyal çarpıklığının da ipuçlarını yakalamak olasılıklı, bunun için kenti iyi tanımaya gerek yok ama öyküyü iyi okuyan birisi Zonguldak’ın ameleler ve diğerleri şeklinde bir sosyal yapısı olduğunu hemen kavrar.

Kitapta gözden kaçmaması gereken bir konuda yayınevinin tanıtımcısı “M. Kayahan Özgülün” Nahid Sırrı’ için yazdığı eleştiridir.

M. Kayahan Özgül; “Hikâye geniş mekân olarak Zonguldak ve Kozlu maden köyü seçilmiş olmasına rağmen, ocak ve işçiler çok gerilerde, hayal(et) gibi uçuk ve silik, varlığı yokluğuna eş bir ilgisizlikle hissettirilir. Hikâye, Fransız başmühendisinin karısı Madam Harden ile ocak müdürü ve paşa-zade Cemil Bey’in arasında geçen bir yasak aşkı anlatır. Oysa okur daha realist, daha acı, daha kara, ama kömür karasına bulanmış bir hikâye beklemektedir.

Zonguldak işçisi grevi bilir; 1910’da, 1911’ de, 1914’ de yaptıkları grevler unutulacak gibi değil*. Fransızların ocakları sömürgeci bir zihniyetle işletmeleri; hatta 8 Mart 1920’ de, Karadeniz’deki donanmalarına yakıt ikmal bahanesiyle Zonguldak’ı işgal etmeleri, Ereğli Şirketi’nin kurulması, Temmuz 1923’ de şirket amelelerinin başlattığı grevler zengin düşünsel malzemeyle dolu iken, Nahid Sırrı bunların hepsini elinin tersiyle itiverir.

Yazar, kuvvetle muhtemeldir ki, 1926’dan sonraki Kozlu’yu anlatmakta çünkü Haziran- Temmuz 1926’ da İş Bankası, Fransız Sermayesi ile ortaklaşa Kozlu Kömür İşleri Şirketini kurmuştur. % 51 hissesi bankaya ait olsa da hala hâkim ve amir güç Fransız’dır. Kozlu’da Cemil’in göstermelik ocak müdürlüğü, bir tercümandan öteye kıymeti olmadığı zaman zaman hissettirilir. Yine de, adeta bir sömürge kasabasını hatırlatan Zonguldak’ı yansıtacak enstantaneler (anlık, geçici olay, yansı) aramak boşunadır. Oysa bu tarihlerin Zonguldak’ını bir de Ahmet Naim’ den okumalı:

“Ereğli Şirketi, şehrin en güzel bir mevkiinde, yine en güzel ve konforu haiz binalardan müteşekkil bir mahalle vücuda getirmiş, mahallenin ortasına bir kilise oturtmuş ve iki de papaz mektebi açmıştı. Eski devirlerde bu mahalle bir Fransız kolonisinden farksızdı”(Zonguldak Havzası, İst. 1934. Hüsn-i Tabiat Matb.s 82)

Aynı Zonguldak’ı Nahid Sırrı anlattığında, kömür karasına bulanmış lojmanların hayal meyal görüntüsü dışında kayda değer pek az mekân tanırız. İşçi mahallesinin yoksul evleri, Hardenler’ in “yuva”sı, Cemil’in bürosu ve lojmanı, amele kahvesi. Hepsi Zonguldak’tır; ama Ahmet Naim’ in gözüyle anlatılanı değil, olduğundan daha yumuşak ve şahsi ifadelerle aktarılmış düşünsel bir Zonguldak.”

Şeklinde ki düşüncesiyle gereksiz yere Ahmet Naim ile Nahid Sırrı’nın bir karşılaştırmasını da yapmıştır.

M. Kayahan Özgül’ün “Edebiyat eleştirmenliğine” bir söz söyleyecek durumda olmasak ta, Nahid Sırrı ya gereksiz bir misyon yüklemiş. Haksız yere de eleştirmiş. Çünkü öylesi bir görevi kalkış noktası yapınca geldiği nokta elbette ki yanlış olacaktı. Nahid Sırrı, zaten kendisini sınıfsal olarak farklı bir yere koymaktadır. Olaylara bakış acısı insani bakış acısından başka bir şey değildir. Olaylara İşçi Sınıfı açısından bakmak veya öylesi bir yorum yapabilmek için Marksizm’i belirli oranda anlamak gerekmektedir, çünkü sınıfsal bakış açısı bilimsellik de taşımak durumundadır. Nahid Sırrı hiç bir öyküsünde kendisine böyle bir görev yüklememiştir. Kayahan Özgül öyle olmasını istemiş, üstelik okuyucunun Nahid Sırrı’dan sınıfsal bir yaklaşım kurmasını bekledikleri gibi, gerçekçi olmayan bir sanıya da kapılmış. Nahid Sırrı’da öldükten yıllar sonra haksızcasına da olsa böyle bir eleştiri alacağını sezmiş gibi sonraki hikâyelerinde kendi edebiyat anlayışına ve sosyal yapısına açıklık getiriyor. (z)

Kayahan Özgül’ ün yapmış olduğu eleştirileri okuyunca Zonguldak ve maden işçileri ile ilgili ciddi bir araştırma yapmadığını anlamak zor olmuyor. İş Bankası’nın Fransız Şirketiyle ortak şirket kurması gibi veya “Ahmet Naim” in “Resmi Tarihçiliği”ne onay vermek gibi bir takım yanlışlara düşüyor. Oya Sencer’ in yazmış olduğu “Türkiye’de İşçi Sınıfı” isimli kitap genel anlamda olumluluk taşıyorsa da özellikle Zonguldak Maden işçileri ve mücadelesi konusunda “Resmi Tarih” in etkisinde kalmış bir kitaptır. Resmi Tarih etkisi de Cumhuriyet Halk Partisinin yan kuruluşu Zonguldak Halkevi tarafından yazılmış ve yazdırılmış kitaplardan kaynaklanmaktadır. Bu kitaplar genellikle Osmanlı dönemini kaka derken Tek Parti Dönemini kayırmaktadır. M. Kayahan Özgül “İşçi Sınıfı Tarihi” ve buna bağlı olarak “Sınıfsal Mücadele Tarihi” konusunda farkında olmadan aynı tuzağa düşmektedir.

“Resmi Tarihçiler”in “Cumhuriyetin Faziletleri” dedikleri “Tek Parti” döneminde Zonguldak Maden İşçileri, tarihinin en yoğun emek sömürüsüne maruz kalmışlar iş cinayetleri ile öldürülmüşlerdir. Ahmet Naim’ de bu dönemin “Halkevi Neşriyat Komitesi”n dedir.

Nahid Sırrı’nın Zonguldak’la ilgili bir başka öyküsü Eylül 1928 de “Resimli Hikâye"de yayınlanmış. “İki Rakibe” isimli öyküsü Zonguldak’ta bir zaman diliminde olanları anlatmaktadır. Nahid Sırrı’nın bu defa ki konusu Lozan Mübadelesi’yle kentimize gelen kırk ailelik Romen gurubundan olan Sülün kadınla Elmas kadının aralarındaki rekabettir. Bu iki kadın, Yunanistan’da yaşarken de iyi geçinemeyip bir birleriyle rekabet halindeymişler. Kader, onları Zonguldak’ta da ayırmıyor. Yazarın anlatımıyla ikamet edecekleri konut, “Kasabadan çıkarak iki yeşil dağ arasından “Üzülmez” ismindeki kömür ocaklarına giden yol üstünde ve hafif bir mırıltıyla dolaşa dolaşa akan bir dere üzerinde iki barakaydı.” İşte bu iki barakada Elmas ve Sümbül isminde iki kadın yaşayacaktı. Yazar bunların çelişkisini şu şekilde ifade etmektedir.

“Yani senelerden beri dul ve kimsesiz olan zavallı Elmas Kadının ömrü, yine Sülün Kadının yanı başında, kendisi aç kalırken onun sıcak yemekler yemesine ve kendi, vaktinden evvel ihtiyar kadınlar sırasında geçtiği halde, onun kocasıyla cilveleşmelerine şahit olmakla geçecekti.”

Yazar öyküsünde, Sülün Kadınla Elmas Kadının arasındaki farklığı ve rekabetin nedenlerini şu şekilde anlatmaktadır.

“Sülün Kadının zevci Kanber, Zonguldak ta iskânlarından birkaç gün sonra bir sandıkla siyah ve sarı boyalar tedarik etmiş, çarşıda ve kasabanın en beğenilen lokantası sayılan Edhem Usta’nın dükkânı önünde, kundura boyacılığına başlamıştı. Kocasının yevmi kazancının bir liradan hiç aşağıya düşmediğini, bazen iki lirayı bile bulduğunu ilan eden Sülün Kadın: -Erkeğimin elinde bu zanaat varken biz nerede olsak paşalar gibi yaşarız! Diyerek nispetler ediyordu. Elmas’ın hali ise günden güne fenalaşmakta idi. Golos’ta saf-dil Yunan neferleri ile hafif- meşrep kadınlardan falına rağbet edenler, kucağına para atanlar bulunur, bu sayede de iyi kötü yaşar giderdi. Fakat Türkiye de kâğıt açmak yasaktı. Kimseye bu kabil bir teklifte bulunmağa cesaret edemiyor, elinden de başka hiçbir iş gelmiyordu. Zonguldak Limanında, kömür almağa gelmiş vapurlara tahmilat yapılırken daima denize bir miktar kömür düşer ve bu düşen kömür parçalarını dalgalar bir müddet sonra kumsalın ta önüne kadar getirdiklerinden, kumsalda toplanan fakir kadınlarla çocuklar balık ağları ile bunları denizden çıkarıp evlerinde yakarlar veya ötekine berikine satarlar. İşte Elmas kadında açlıktan ölmemek için bundan başka yapacak bir şey bulamamıştı. Ne çare ki bu işten çıkardığı yevmiye üç beş kuruş, kuru ekmek almasına bile kifayet etmiyordu.”

Elmas kadın kimsesizliğin, bakımsızlığın ve kış ayında limanda kömür toplamanın etkisiyle hastalanır ve o zamanın tek hastanesi olan “Hükümet Hastanesi” ne yatar. Yazar hastaneyi şu ifadelerle tanıtmaktadır:

“Bu hükümet hastahanesi, İstanbul’dan gelen vapurlar limana girince sağa düşen yemyeşil bir tepe üzerinde beyaz bir binadır; uzaktan insana, Büyükada ve Heybeli’ deki tepelerde yapılmış Rum mekteplerini hatırlatır.”

Öykü, Elmas kadının son günlerini çok güzel geçirdiği ve Sülün kadınla başa baş rekabet ettiği bu hastanede ölmesiyle bitmektedir.

Yazarın 23 Eylül 1930 tarihinde yayınlanmış öyküsü de “Beyazlanan Yapraklar” ismini taşımaktadır. Bu öyküde Nahid Sırrı’ yı biraz daha iyi tanımanın ip uçları da vardır.

Öykünün kahramanı Hüseyin Kemal Bey’ Avrupa ülkelerinde uzun senelerdir büyük elcilik yapıyormuş, üç ay izin alıp Türkiye’ye geldiği zaman kızının daveti üzerine de Zonguldak’a geliyor. Hüseyin Kemal Bey aynı zamanda bir yazın sanatçısıdır.

Hüseyin Kemal Bey kızından aldığı mektupta şu satırları okur;

“Babacığım, bana geleceğinizi günü bildirin de İstanbul’a gelip sizi alayım, sonra yine beraber döneriz. Fakat çocuğunuz burada olmasaydı bile herhalde burayı gelip görmeli idiniz. Bilseniz burada ne enteresan bir âlem (ortam) var, baba! Toprağı üzerinde, dünya, kendilerine ekmek vermediği için bu “ekmeğini kazanmak üzere toprağın yüzlerce metre altına inen adamlar âlemi”,bilseniz bu ne enteresan! Ve bu adamlar nihayetsiz bir zincirin adedi hesaba sığmaz halkalardır, baba. Mütemadiyen giderler. Geleli yüzlercesini, binlercesini belledim ve unuttum. Bazısı her sene birkaç ay buradadır. Bazısı iki senede bir gelir. Kimisi köyünde kazanamayacağı miktarda paraya ihtiyacı olduğu için gelmiştir ve o parayı toplar toplamaz bir daha gelmemek üzere dönecektir. Bunları ta uzaklardan bulup toplayan ve getiren adamlar ise beş on sene içinde zahmetsiz zengin olur, çünkü hem şirketlerden hem de işçilerden para, aylık alırlarmış. Kaç kere ocakların içine inmek istedim de damadınız mani oldu. Baba, emin olun ki, Zonguldak’a gelip bir ay kalsanız, en güzel ve hayata en fazla dolu romanlarınızdan birini yazarsınız.”

Yukarıdaki anlatım; o zamanki Zonguldak’ı ve maden işçilerinin içinde bulunmuş olduğu sömürü koşullarını çok basit bir ifadeyle ve doğru bir yaklaşımla sergilemektedir. O dönemler Zonguldak’ta “Zorunlu Çalışma Yasası” uygulanmamaktadır. İşçiler serbestçe madene gelip çalışıyorlardı. Genellikle de Doğu Karadenizli ve Doğu Anadolulu işçiler Zonguldak’a ekmek parası kazanma hayaliyle geliyordu. Öyküde anlatıldığı gibi işçileri bulup ve maden havzasına sevk edenler ocak sahiplerinden, şirketlerden ve işçilerden para alıyorlardı. Bunlar Maden Havzasında işçilerin sırtından geçinen asalak gurubun sadece bir kaçıydılar. Yukarıda anlatılanlar bütün olup bitenlerin devede kulak kısmıdır. Nahid Sırrı’nın bu öyküsü de 1930 yılında yazılmıştır. Yani Tek Parti döneminin hâkim olduğu henüz daha Cumhuriyetin ilk yıllarıdır. Bunlar Kayahan Özgül’ün eleştirdiği Nahid Sırrı’nın öykülerinde varken, Ahmet Naim’ in kitabında 1934 yılında yazılmasına rağmen münferit olaylar olarak vardır. Hâlbuki bütün Havzada despotluk sadece Yabancı Şirketlerde değil Türk Şirketlerinde ve Devletin kurduğu şirketlerde de vardır. Ahmet Naim bu dönemleri maden işçisin için kurtuluş dönemleri olarak belirtirken ayrıca işçinin haklarını korumak bahanesiyle kurulan “Amelebirliği”ni çok abartılı olarak anlatmaktadır.

Öykünün kahramanı Hüseyin Kemal Bey’in yazıncılık anlayışını şu satırlardan anlıyoruz;

“Çünkü o şimdiye kadar yazmış olduğu 12 cilt romanda daima muhteşem salonlar, dudakları kan sürülmüş gibi kızıl hanım efendiler ve garson paranın üstünü getirdiği zaman bu bir lira bakiyesi ise almaya tenezzül etmeyen beyler tasvir etmişti. Maişet (Geçinmek için gerekli olan şey) cidallerine (mücadele, çalışma) hiçbir keder ve endişenin alınlarına bir çizgi veremediği bu insanların, yalnız kalbe ait sevinç ve elemleri olurdu. Ve onlar hayatlarının büyük bir kısmını Paris’te, İsviçre’de, İngiltere’de yahut İtalya’da geçirdikleri gibi, İstanbul’a geldikçe de ancak Şişli’ de, Ada’ da, Tarabya’ da yaşayabilirlerdi. Hüseyin Kemal Bey’in bütün mahlûkatı böyle kimselerdi. Hâlbuki Zonguldak, Zonguldak’tan yarım saat kadar uzakta bir dağ başı; burada simsiyah yüz ve elbiseli kömür işçileri; bunların soğanla siyah ekmekten ibaret yemekleri; otuz kırkının beraber yattıkları tahta barakalar bunları Hüseyin Kemal Bey nasıl tasvir (tarif etme) edebilirdi.”

Öyküde Kapuz şu satırlarla anlatılıyor;

“Hüseyin Kemal Bey üç gündür Zonguldak’ta idi. Geldiğinin ertesi günü, ocağın diğer mühendisleri ve zevceleriyle beraber şehrin ötesinde Kapuz denilen bir küçük koyun kumsalında yemek yemişler, Heybeliada’nın koycuklarını andıran fakat çamlardan denizi daha zümrüdin (yemyeşil) olan bu sahilde kayıklara binerek hayli dolaşmışlardı.”

Öykünün geçtiği zaman dilimi ülkede Harf Devriminin ilan edilidiği tarihin hemen ertesi yılıydı. Okuma yazma seferberliği başlamıştı. Öyküde bu seferberlikle ilgili şu satırlar vardır;

“Tırmandığı yokuşları yeniden inip, geçtiği yolları tekrar geçerek köşkün bulunduğu ocağa tekrar geldiği zaman, adeta gece olmuştu. Amele evlerinin önündeki küçük meydan bir çok insanla dolu ve asılı olan lüküs lambasının altı pek aydınlıktı. Buraya bir çok amele ve ustabaşı toplanmış ve herkes eline kağıt kalem almıştı. Zaman büyük harf inkilabının ilk günlerine tesadüf ediyordu. Husdutsuz ve ateşin bir heyecan içinde, bütün millet yeni harfleri öğreniyor, mektubunu ahere (başkalarına) muhtac olmadan yazıp okumayı tahayyülüne (düşünce, hayal) cüret edilemeyecek bir mazhariyet (erişilmez) sayanlar, bunun kolayca bir hakikat olduğunu görüyordu.”

Hüseyin Kemal Bey, bu işçilerin yanlarından geçerken onu tanıyan birkaç işçi ondan yazmış olduğu romanlardan okumak için rica ederler. Hüseyin Kemal Bey bu olaydan mutluluk duyarak, işçilere kitaplarını vereceğini söyler ve kızından, kitaplığındaki kitaplarını işçilere vermek için ister. Kızı da bunu sevinçle kabul eder. İşçiler kitapları almak için geldiğinde, Hüseyin Kemal Beyin ezikliğini kendi anlatımından okuyalım.

“Yandaki odalardan biri yazı ve kitap odasıydı. Ve kitap rafların en mutena yerinde, Hüseyin Kemal Bey bu kitapların önüne gitti. Ve bunları çekip çıkarmadan evvel, ciltlerin sırtlarındaki isimleri bir kere daha okudu. Bu isimlerin hepsi Arapça, Acemce ve Fransızca kelimelerden yapılmış terkiplerdi. (Bir kaç şeyi birleştirip karışık bir şey meydana getirme) Hüseyin Kemal Bey’in eli, kitaplarını birer birer çekip çıkartmaya hazırlanan eli durdu. Bu kitapları isteyenlerden bir ikisi bu kitapları yüksek sesle okuyabilseler de, dinleyecek olanlara bu kitaplar ne söyleyecek, ne anlatacaktı! Bu kitaplarda Venedik kanallarının hüznü, Paris baharının ilahi tazeliği, Roma müzelerinin nazirsiz ( Benzeri olmayan) haşmeti anlatılıyor. Koca asil İstanbul bile çok kere iptidai (ilkel) ve tahammül edilmez bir yer olarak tarif ve tasvir ediliyordu. Bu kitapları okuyacak olanlar günde bir lira kazanmak için evlerini parklarını bırakarak gelmiş ve en ezici yorgunluklara katlanmış kimselerden, Hüseyin Kemal Bey’in yaşattığı erkekler her gecede yüzlerce lira harcıyor ve harcayamayacak hale geldikleri dakika hayatlarını bir eski elbise gibi fırlatıp atıyor ve kadınları daha zengin kocalar bulmak için yuvalarını bir tekmeyle yıkmakta bir an tereddüt etmiyorlardı. Ve bu insanları tasvir eden, bunların hayatlarını hikâye eden lisan da ciltlerin sırtlarındaki isimler gibi Arapça, Acemce, Fransızca idi ve güzel ve saf Türkçe’nin bahar ziyası kadar leziz ışığından bu sahifeler de zerre bulunmuyordu. Eli kitaplarının sırtında hep gezerken, Hüseyin kemal isimleri okuyordu, Hüzn-i Hazan, Venedik’te Leyal-i Aşk, Balerinin Raks-ı Nücumu, Visal-i Leyal... Hangisini bunlardan hangisini vermeli idi? Ve parmakları bu kitapların sırtında gezerken sanki kapların içindeki o sahifeler tekmil beyazlanıyor, cümleler, kelimeler, harfler tekmil uçarak bütün yapraklar beyaz, bomboş oluyordu. Hangisini vermeli? Hiç birini veremezdi. Eserlerine koyduğu şeylerin, arzuların, ümitlerin, heyecanların, saadetlerle ıstırapların hiç, hiçbiri Anadolu’ya ait değildi ki Anadolu halkına onları versin! Bu kitapların karileri*** (Okuyan, okuyucu) herhalde demin onları isteyenler olamazdı. Şu halde, binlerce sahifeyi ancak birkaç yüz kişi için yazmış demekti! Birden yorgun ve ihtiyarlamış, Hüseyin Kemal Bey elini kitaplardan çekti. Ve kapının yanında, emirlerini bekleyerek duran hizmetçi kıza dedi ki:

—Bekleyen efendiye söyle. İstedikleri kitapları kütüphanede bulamadım. Veremeyeceğim. Affetsin”.

Öykü bu cümlelerle biter. Nahid Sırrı’nın kullandığı dil konusunda bir söz söyleyecek durumda değilim ama anlatmak istedikleri konusunda elbette ki emekli bir maden işçisi olarak söyleyecek sözümüz olacaktır.

Maden işçilerinin Tek Parti döneminin ilk zamanlarında ki sosyal koşulları konusunda o dönemlerde yazılmış ciddi bir kitap bulmak imkânsızdır. Latin Alfabeye geçtikten sonra Zonguldak’la ilgili yazılan Türkçe ilk iki kitabın Zonguldak Halkevi ve neşriyat görevlisi tarafından yayınlanması elbette ki zulmü yapanların gerçekleri saklamasını da sağlamıştır. Zaten o zamanlar kim muhalif olabilirdi ki.“Cumhuriyetin Onuncu Yılında” yayınlanan kitaplar sadece Cumhuriyetin Propagandası amaçlıdır. Cumhuriyetçi olmak ona sahip çıkmak başka bir şeydir, bir araştırmacı için objektif olmakta başka bir şeydir. O dönemlerde “Resmi Tarihçiler” in yazdığı kitaplarında “Osmanlı Dönemine” kan kusmaları da doğaldır. Çünkü o yazarlar Osmanlının “Kan ve Gözyaşı” dönemi olan zamanda yetişmişlerdir. Cumhuriyetin ilanıyla onların gözyaşı dinmiştir. Bu gerçektir. Onların gözyaşlarının dinmesi veyahut devlet yazarı (devlet sanatçısı) olmaları ikbal (Sadetli, mutlu olma-Padişahın gözdesi) sahibi olmalarını da, en azından “Kapıkulu” geleneğinin devamını da sağlamış olabilir. Ama ya maden işçileri, acaba onlara ne olmuştur.

“İzmir İktisat Kongresi”nde “Kapitalist Devlet Yapısı”nı” tek seçenek olarak kabul ettikten sonra ülkede buna bağlı bir ekonomik düzen kurma planı yapan ve bu planı uygulamak için, “İş Bankası” ile bir çok şirket kuran T.C.Devleti oluşacak muhalefeti bastırabilmek içinde “Takriri Sükun Yasası”nı yürürlüğe koydu.

Zonguldak ve maden işçileri bu planda en büyük faktörlerden birisiydi. Çünkü Kapitalizm demek makine demekti, makine demek enerji demekti. O zamanın buhar enerjisi sanayiinin temel faktörüydü. Buhar enerjisi temel faktör olunca akla ilk gelen taş kömürüydü. Taş kömürü denilince de akla Zonguldak geliyordu, çünkü ülkede başka bir yerinde taş kömürü madeni yoktu. Taş kömürü de yerin üç yüz dört yüz metre altındaydı. Bunun içinde teknoloji ve insan emeği gerekiyordu. Taş Kömürünü yerin altından çıkarmak için gereken teknoloji maalesef bizde yoktu işte onun yerini alacak tek seçenekte yoğun emek sömürüsüydü. Sadece sömürülse o da normaldi teknoloji yokluğundan iş cinayetlerinde ölenlerin sakat kalanların sayısı her yıl artıyor, sakat kalmazsan, şansın yaver giderde ölmezsen her türlü hastalık, bünyende seni bir an önce öldürmek için bekliyordu.

Nahid Sırrı’nın bazı gerçeklere değinmesi ve bunu o zamanki koşullarda yapması bir maden işçisi emeklisi olarak beni çok mutlu etmiştir aynı zamanda kitapla fazlaca haşır neşir birisi olarak ayrıca Maden Tarihi, Maden Hukuku, Maden İşçileri ve Mücadeleleri konusunda araştırma yapmama rağmen Nahid Sırrı’yı geç keşfetmem beni utandırmıştır.

Nahid Sırrı’nın son öyküsünde “Hüseyin Kemal Beyin” yapmış olduğu özeleştiriyi kendisi için yazdığına inanıyorum.

Zonguldak’ı ve maden işçilerini anlatan ilk öyküleri için Nahid Sırrı Örik ustaya saygılarımı dile getiriyorum, ayrıca okunma kaygısına rağmen Nahid Sırrı Örik’ in bütün öykülerini yayınlayıp bizlere ulaştıran Oğlak Yayıncılığı da kutlarım.

Her ne kadar sınıfsal olarak bizden olmasa da Nahit Sırrı Usta’nın insanlığın bütün erdemlerini taşıdığına inanıyorum. Yolundan sapan bazı günümüz yazarlarına örnek olması dileklerimle.



Erol Çatma

16 KASIM 2001

Demokrat Çaycuma


(1) :(San’atkarlar-Hikayeler 1-Nahid Sırrı Örik)

(2 ) :” Edebiyat Şakaları”, Resimli Uyanış. nu. 20030-345, 18Temmuz 1935

(3) :San’atkarlar. Sayfa 14

* :Bk. Oya Sencer, Türkiye’de İşçi Sınıfı, İst,, Habora y... s. 214-222. Doktor Kurthan Fişek, Türkiye’de Kapitalizmin gelişmesi ve İşçi Sınıfı, İst., 1969, Doğan Y, S. 53

** Ahmet Naim’ in “Zonguldak Havzası” isimli kitabını konu olarak aldığım zaman Kayahan Özgülün eleştirilerine yer verip niçin yanıldığını daha geniş boyutta anlatmaya çalışacağım.

***Ferit Devellioğlu Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat-Aydın Kitapevi Yayınları –Ankara -1993

(z) (Beyazlanan Yapraklar-Sayfa 226-227) San’atkarlar- Hikayeler 1- Birinci Baskı:Temmuz 1996

(y) Eve Düşen Yıldırım- Hikayeler 3 Birinci Baskı Nisan 1998

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Nahit Sırrı Örik ile ilgili Zonguldak yazılarını benim için gün yüzüne çıkardınız. tesadüf başka kitaplarını okuduğum bu yazarın Zonguldak ile ilgili kitaplarını hiç okumamışım. Ben Zonguldaklıyım halbuki. Zonguldaktaki okullardaki öğretmenlerede önerim bunları çocuklarına öğretsinler. Kıymetli bir memleketimiz var. Sağlıkla kalın.