28 Aralık 2008 Pazar

ÖLÜMÜN AĞZI

SÖZ MÜKELLEFİYETTEN AÇILINCA TABİKİ BU KONUDA KÖMÜR HAVZASI'NIN BELLEĞİ OLAN MADEN VE KALEM EMEKÇİSİ EROL ÇATMA'NIN MAKALESİNİDE SAYFAMIZA EKLEMEYİ BİR BORÇ BİLDİM......

Bu makele ZONGULDAK bölgesinin gözü kulağı olan insan üstü bir çaba ile SAFFET CAN tarafından hazırlanan haberzonguldak1 sitesinden alınmıştır.


"Ölümün Ağzı"

Ölümün Ağzı, Zonguldak maden işçilerinin mükellefiyet döneminde çektiği zulmü anlatan ve aynı zamanda mükellefiyet dönemiyle ilgili yazılan ilk romandır.
Karıkoca Dosdoğrular' ın Tan Gazetesi' ne gönderdiği makalelerle, o dönemde ki zulmün ve sefaleti sayısal dökümleriyle birlikte, canlı tanıkları tarafından her türlü bedeli göze alarak kamuoyuna duyurulmasını yazmıştım.
O makaleler, genellikle iş yerlerinde çalışanların çektikleri zulüm, baskı ve sefaletle ilgili idi.

"Ölümün Ağzı" Mükellefiyet Döneminde maden işçileri ile birlikte köydeki ailelerinin de acılarını, yazarın söylemiyle "Acının Tarihini " anlatan bir romandır.

Zonguldak madenlerinde zulmün sadece madenlerde çalışanlara değil, maden işçilerinin köylerindeki karısına, kızına, çocuğuna da yapıldığını, maden işçilerinin namusunun, paspas yapılıp çiğnendiği dönemleri çarpıcı bir dille anlatıyor roman. Öyle bir anlatıyor ki insan zulmü iliklerinin en ücra köşelerinde bile hissedebiliyor, tahkimat cezalarında yapılan zulmü insana adeta yaşatarak anlatıyor.

Roman yazarının yerel ağızları da kullanarak anlatımına özgün bir sıcaklık katmasıyla birlikte zulmü çekenleri, kendi şivesiyle söylemleştirilmesi, maden havzasındaki okurlarına hem olayın çarpıcı şekilde hissettirilmesini, hem de duygusal bir yaklaşım kurmasını da sağlamıştır. Romanı okuyanlar maden işçilerinin bir kuşak öncesinde neler çektiğini yaşamışçasına anlamışlardır.

Yazarın Maden Havzası’nın dışındaki olayları "Ara sözlerle" maden havzasına eklemlemesi bunu da çarpıcı cümlelerle yapması okuru, zulmün kaynağı ve nedenleri ile yüz yüze götürüyor.

İrfan Yalçın'ın Zonguldak’ın, Bartın Kazasından olan bir aileden gelmesi ve Zonguldak’ta maden işçilerinin içinde büyümesi, olayları yaşıyormuşçasına, çarpıcı bir şekilde anlatmasında etkili olmuştur. Zulmü olağanüstü bir şekilde çarpıcı anlatabilmenin bir başka nedeni de, olaylara karşı kin duyması, belki de ailesinden birisinin zulüm altında inleyişini hatırlamasıdır.

Yazar Maden Havzasındaki köylerde uzun bir araştırmadan sonra o dönemin canlı tanıklarının anlatımıyla yaşananları romanlaştırmış ve bu eseriyle Türk Dil Kurumu 1980 Roman Ödülü’nü almıştır.
İrfan Yalcın 1934 yılında Zonguldak'ta doğmuş, orta öğrenimini Mehmet Çelikel Lisesi’nde (1953), yüksek öğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamlamış (1960). Adana Kozan Özel Lisesi, (1962- 1964) Çarşamba (1964-1966) ve Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi’nde (1966-1972 ) Fransızca öğretmenliği yapmış. İstanbul’da "Z" yayınevini kurmuştur. "Varlık" (1959), "Türk Dili" (1959-1960 ) dergilerinde görünen öykü ve çevirilerinden sonra çalışmalarına bir süre ara veren Yalcın, daha sonra "Yeni Dergi"nin düzenlediği yarışmaya "İnce Memet" adlı eleştirisi ile katılarak ikincilik ödülü kazandı.(1968) Eleştiri yazıları, Zonguldak maden ocaklarında çalışan işçilerin yaşamlarından aldığı konuları işleyen öyküleri, "Soyut", "Gelecek", "Yeni Adımlar" (1969 - 1972 ) dergilerinde çıktı. 70' li yıllarda yayınladığı romanları ilgi ile karşılandı.
"Pansiyon Huzur" Romanı ile 1974 yılında Milliyet Yayınları ikincilik ödülünü alan yazar, "Genelevde Yas" Romanını 1978 de, Ölümün Ağzı Romanını 1979 da yayınlıyor, aynı eseri ile 1980 yılında, Türk Dil Kurumu Roman Ödülünü alıyor. “Fareyi Öldürmek" Romanı 1980 de, "Büyük Soytarı" Romanı 1982 de, "Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi" (Öyküler, Gölge Yayınlar İstanbul 1992, "Annem, Babam ve Ben" (Uzun Öykü), ve 1998 yılında "Son Osmanlı Hahambaşısı’nın Mektupları" isimli çevirisi, Milliyet Yayınlarından yayınlanmıştır.

Ölümün Ağzı Romanın içeriği "Yazarının Notu" nda şu cümlelerle anlatılıp, olayın önemini vurgularken, bazı insanlarında olayda ki insanlık dışı zulmü nasıl savunduklarını vurguluyor.

“Eğer bir gün "acı"nın tarihi yazılırsa, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak Kömür ocaklarında uygulanan "İşçi Mükellefiyeti"nin, kısaca, "Mükellefiyet"in de sözü edilir herhalde. "Mükellefiyet", "Yükümlülük" anlamına gelen Arapça bir sözcük. Ama bu sözcük, Zonguldak maden köylerinde "Karabasan"la eşanlamlı bir sözcük olup çıkmıştır adeta. Bugün bile, buralarda yaşayan genç-yaşlı her köylü, bu sözcüğü duyar duymaz, irkilir, bu sözcükten acı duyar......
............
İşçi mükellefiyeti’ni savunanlar, dışarıda korkunç bir savaş vardı, kömür üretiminin durmadan artması gerekmekteydi, deyip, "İşçi Mükellefiyeti"nin vahşi biçimde uygulanışını bilmezlikten gelirler."
Roman, kocası göçükte kalarak ölmüş bir annenin feryatlarıyla başlıyor:

"Ana, bahçe kapısının önündeki koca, kara bir taşa oturarak, Niyazi'ye:

-Üç ay oluyo buban öleli, dedi. Üç ay tam... Tamamına üç ay...

Ağlaya dayanmış, uzaklara boş boş bakan Niyazi:

-Ney dedin, ana? diye sordu.

-Bubanın ölümü, dedim....Yuf size lan! Alıp gelmediniz bubanızın ölüsünü buraya... Oralarda, dağ başlarında kodunuz herifimin ölüsünü.. Yuf size ... Yuf... Adam olacaksınız bi de... Üç ay da geçse, üç yılda geçse, bi gün kendim alıp gelecem onun kemiklerini ordan...Göreceksiniz bak!"

Mükellefiyet uygulamasından bazı insanların müstesna tutulmasını ve ayrıcalığa tepkileri de şu satırlarda görüyoruz.

“-Neymiş çatışma varmış Alaman gavuruyla! Bize mi bunun çilesi hep? şehir uşağı kırıt kırıt kırıtsın sokaklarda, köy uşağının madende anası bellensin....

-Yanlış yerde dünyaya gelmişiz buba biz! şehirde doğacağımıza, köyde doğmuşuz! Köy-insanı demek; eziyet insanı demek...

-Paran olacak daha doğrusu, paran! Paran oldu mu , köyde de olsan korkma hiç! Hacı' nın oğluna, Kazım' ın oğluna niye mükelleflik yok ta, bize var?

Maden işçilerinin iş saati haricinde istirahat etmeleri için kullandıkları koğuşları da şu satırlardan öğreniyoruz.

"Fransızlardan kalma tahta barınağın içi, köylerinden yeni gelen, vardiya saatini bekleyen işçilerle dolmuştu. Barınağın pencerelerine, rüzgar girmesin diye koca koca tahtalar çakılmış, açık kalan yerlere de bezler sıkıştırılmıştı. Ama yine de buz gibi soğuk bir rüzgar, bulduğu küçük küçük deliklerden mermi gibi işliyor, pencere yanlarında oturanları tedirgin ediyor. Dört bir yan öbek öbek işçilerle doluydu. Üçü dördü bir arada yatıyor, ısınma işini kolaylaştırmış oluyorlardı böylece. Çoğu altına, saman, çuval ve bir takım kirli çaput sermişlerdi. Kimi yerden bir inleme kimi yerden bir kahkaha sesi geliyor, sonra ortalığı yoğun bir ölüm sessizliği sarıyordu. Barınağın tam ortasında yakılmış küçücük ateşin çevresindeki işçiler, arada bir, öksürmek zorundaymış gibi öksürüyorlar, ayıkladıkları bitleri ateşin içine savuruyorlardı durmadan."

Roman, tahkimat cezasında ki çalıştırmaları, şu satırlarla anlatıyor;

"YOLLARDA ÇALIŞIYORUZ, TAŞ KIRIYORUZ. TÜNEL AÇIYORUZ. ÖLÜMÜN İÇİNDE BÜYÜK BÜYÜK OLUKLAR AÇIYORUZ. DURMADAN KAR YAĞIYOR KİRPİKLERİMİZE, GÖZLERİMİZİN iÇiNE. BALYOZLARIN SAPI AVUCUMUZDA DONUP KALIYOR. ÜŞÜMEK DEĞİL BU, CAN ÇEKİŞMEK. ÖYLE DURUPDURURKEN BAŞLIYORUZ AĞLAMAYA. KIRBAÇLI ADAMLAR VAR SAĞIMIZDA SOLUMUZDA. AĞLAMAK YASAK. KİM AĞLARSA, iNİYOR KIRBAÇ KAFASINA. MİDEMİZE BİR ŞEY GİRMİYOR PEK. ÇOĞUMUZ HASTA. ÖLENLER VAR. ALİ ÖLDÜ DÜN. YÜZÜNÜ GÖRDÜM YANLIZ. GÜLÜMSÜYOR GİBİYDİ. UZAKLARDAN UZAKLARDAN KURT SESLERİ GELİYOR.

HA GAYRET, ÜÇ AYIN KALDI.
HA GAYRET, İKİ AYIN KALDI.
HA GAYRET, BİR AYIN KALDI.

BİR ÇİCEK GÖRDÜM DÜN KARLARIN İÇİNDE. EYİLDİM ÖPTÜM. GÜN BOYU TÜRKÜ ÇAĞIRDIM DURMADAN. BİR ÇİCEK TOPU TOPU. KÜÇÜK, İNCECİK. ŞU İNSANOĞLU...

ALİ ÖLDÜ. YÜZÜNÜ VE SAÇLARINI GÖRDÜM. SABAH. O ÇİCEK YAŞIYORDU HALA. KOPARMAĞA KIYAMADIM. TAŞ KIRARKEN O ÇİCEĞİ DÜŞÜNDÜM HEP. İÇİME ILIK ILIK BİR ŞEYLER DOLDU, ISINDIM. YANIMDAKİLERE DE GÖSTERDİM. GÜLDÜLER.

HA GAYRET, ÜÇ GÜNÜN KALDI.
HA GAYRET, İKİ GÜNÜN KALDI.
HA GAYRET, BİR GÜNÜN KALDI.

İÇİMDE ÖYLE BİR DUYGU VAR Kİ, ALİ'Yİ BEN ÖLDÜRMÜŞ GİBİYİM. NE DERİM ANASINA, BABASINA, NİŞANLISINA? ALİ ÖLDÜ. BUZ TUTMUŞ SAÇLARINI, KİRPİKLERİNİ GÖRDÜM. KAR ÇİCEĞİNİ. NİYE? GÖSTERSEYDİM ÖLMEZDİ BELKİDE.

Jandarmanın madenden kaçanları takip etmeğe gittiği zaman genellikle yapmış olduğu uygulamalardan ve zulümlerden bir kesiti romanda şu satırlardan okuyoruz.

"Candarmalarla yumruk yumruğa dövüşüyordu Ana. Yüzü gözü kan içindeydi.

-Allahını, Muhammedini seven yardıma koşsun! diye bağırıyordu arada bir.

Bahçede olup bitenlere uzaktan uzaktan, korkulu gözlerle bakan üç beş köylü, değil Ana'nın yardımına koşmak, yerlerinden bile kımıldamıyorlardı. Fahri' y le Ali boğulacak gibi ağlıyorlardı candarmaların çevresinde. Ali, ara sıra yerden taş alıp, anasını götürmek isteyen candarmalara atıyordu. İbram çavuş camdan sarkmış, "Anşa, Anşa" diye ağlıyordu durmadan. Emine, otlara, çalılara elinin yetişebildiği her şeye yapışarak, kendini sürükleyip götürmek isteyenlere engel olmak istiyor, bir yandan da bas bas bağırıyordu.

Ana:

Benim uşaklarım madende...Gideli bir hafta ikisinin de daha ...Neycün alıp götürüyorsunuz gelinimi?" diye bağırdıkça, basıyordu candarmalar küfürü. Üç candarma, Ana, Emine, düğüm olmuşlardı birbirilerine adeta. Bahcenin çıkış yerindeydiler tam. Ana, bir ara, kendine yumrukla vuran bir candarmanın yakasından tutup, var gücüyle asıldı. Deliye döndü candarma. Yakası boydan boya yırtılmıştı. Omuzundaki tüfeği çıkarıp, dipçikle vurdu Ana'nın başına. Ana, olduğu yerde bir iki sendeleyip, yüzü koyun yere düştü. Kıpırtısız kala kaldı otların üstünde....

Musa Çavuşun karısı, Ana'ya:

-Emine'yle üçüncü bu artuk, dedi. Gocan madenden kaçtı deyip, garıyı kızı aldıkları gibi yallah.....ırz, namus galmadı köyümüzde...Garı eccük güzel oldu mu, gocası gaçsın gaçmasın, alıp götürüyorlar..."

Candarmaların sürükleyerek götürdükleri Emine' nin akıbetini de şu satırlardan öğreniyoruz:

NİYAZİ ÇOK İYİYDİ. KOCAM. KOCAMIN ANASI HORLAMADI BENİ HİÇ. NASIL BAKARIM ONLARIN YÜZÜNE ARTIK? KİRLİYİM VE KORKUYORUM. ÇOCUKLUĞUMDA KİMSE SACLARIMI SEVMEMİŞTİ BENİM. ÖYLE BÜYÜMÜŞTÜM. SACLARIM KARA VE UZUNDU. SÜS DEĞİLDİ ONLAR BENİM İÇİN. BİRİLERİ KIZDILAR MI, TUTAR ÇEKERLERDİ SACLARIMI. KOLAYCACIK ÇEKSİNLER DİYE Mİ UZATMIŞTIM SACLARIMI YOKSA? NİYAZİ, ANŞA ANA, İBRAHİM ÇAVUŞ, HASAN. BİR ÇİCEĞE BAKAR GİBİ BAKTINIZ BANA HEP SİZ. ÖYLEYSE? ÖYLEYSE NASIL BAKARIM SİZİN YÜZÜNÜZE ŞİMDİ BEN? ASTIM KENDİMİ.

Romanda insanın tüylerini diken diken yapan bir çok bölüm var. Bunların hiç birisi uydurulmuş, gerçek dışı şeyler değildir. Yazar haklı olarak romanına "Ölümün Ağzı" ismini vermiştir. Anlattıklarını da "Acının Tarihi" söylemiyle adeta destanlaştırmıştır. Destan yakıştırması da pek yabana atılır bir benzetme değildir. Ereğli coğrafyasında "Ölümün Ağzı" na maden işçileri girmeden asırlar önce "Herakles" girmiştir, hiç bir ölümlünün geri gelmediği, “Hades”, “Yeraltı Ölüler Ülkesi”ne. Herakles, “Ölüler ülkesi” nde bağlı bulunan “Thesus” u kurtarır ve “Kerberos Köpeği”ni alıp yer yüzüne çıkartır. Bir çeşit ulusal kahramandır. İnsanın doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler Herakles, yaptığı işler hep iyiye dönüktür, doğanın insanın başına saldığı afet ve musibetleri yok etmekle insanlığa sonsuz iyiliği dokunur. Oysa kendisi trajik bir kişidir, Herakles' in köle olduğunu yazıyor mitoloji, insafsız bir efendinin buyruğunda ömrü boyunca çalışmak onun kara kaderidir. Bir yanlışlık sonucu cayır cayır yanar Herakles.

Herakles'in "Ölüler Diyarı"na girdiği "Cehennem Ağzı"nın az ilerisinde Armutçukta, bir çok "Ölümün Ağzı" vardır, sözüm ona "Maden Ocağı" isminde. Egemenler tarafından yaptırılan kanunlarla, Hades gibi ömür boyu çalıştırılmak üzere köleleştirilmiştir Ereğli coğrafyasının erkekleri. Oraya girenlerin bir kısmı Herakles kadar şanslı olamıyor. "Cehennem Ağzı" kadar karanlık, derin ve ölümcüldür, "Ölümün Ağzı", "Cehennem Ağzı" ve "Ölümün Ağzı" kardeş olur zaman zaman. 1942 de Mükellefiyet döneminde Çamlı Maden Ocağında grizuda cayır cayır yanan 63 maden işçisi asırlar sonra aynı kaderi paylaşır Herakles'le.

Yazar "Ölümün Ağzı" n da Çamlı grizu kazasında yanan maden işçilerini şu cümlelerle anlatır:

"Milyonlarca yıldan beri dünyanın dört, beş yüz metrelik kabuğunu "işliyordu" kimi insanlar. Çiçekleri sulayan, yerin dibini bir karınca gibi oyup, kömürü dışarı atan bu insanlardı. Hayat dediğimiz şeyi bu insanlar üretiyordu yani.

"Paşa" düşünmez, ama dünyanın en güzel, en iyi düşünen insanı taklidi yapmayı çok iyi becerirdi. Salon renk renk ışıklar içinde yüzüyordu o akşam. Orkestra incecik bir tango çalıyor, kuğu gibi kadınlar, papyon takıp smokin giyince kendini Avrupa' lı sanan politik kerestelerle dans ediyorlardı, Cumhuriyetçilik ve Halkçılık gereği. Karınları ne kadar doluysa, beyinleri o kadar boştu hepsinin.

"Milyonlarca yıldan beri, dünyanın dört, beş yüz metrelik kabuğunu, aç kurtlar gibi yiyordu kimi insanlar. Başkalarının büyüttüğü çiçekleri koparan, başkalarının yaptığı hasadı hana, hamama, banka çeklerine dönüştüren, başkalarının çıkardığı kömürlerin ısısıyla geviş getirircesine yaşayan bu insanlardı. Hayat dediğimiz şeyi bu insanlar tüketiyordu yani.
Ankara radyosu, bir maden ocağında altmışüç içinin öldüğünü söylemiş, bunu silindir şapkalı bir soytarı "Paşa" ya iletmişti hemen. Radyo söyleyecekti elbet. Göreviydi. Her yurttaşın dünyada, özellikle kendi yurdunda olup bitenleri bilmesi doğal bir şeydi. Düşünen adam taklidini, Rodin' in o ünlü heykelinden çok daha iyi yapan "Paşa", orkestraya "Sus" buyruğunu verdi haberi duyar duymaz. Sustu orkestra. Salondakiler, bir fotoğraftaki görüntüler gibi donup kalmışlardı oldukları yerde. "Paşa" silindir şapkalıyı çağırarak: "Chopin'in matem marşını çalsın orkestra" dedi.
-Baş üstüne efendim!"

“Acısız Tarihler” yaşanması ,yaşanası bir dünya dileklerimle Sağ olasın İrfan Ağabey, dedelerim, amcalarım, kardeşlerim ve tüm maden işçileri adına teşekkür ederim.

Erol Çatma
erolcatma67@gmail.com
http://haberzonguldak5.googlepages.com/zonguldakTarihi_CATMA05.htm

1 yorum:

hüseyin ıslak dedi ki...

dedem o dönemde aynı köyden 6 kişi birden ocakta kalmışlar hepside vefat etmiş sahip çıkan yok beş yetim çocuk ortada rezillik gırtlağa kadar nerde devlet baba......... yok.