9 Ekim 2008 Perşembe

TOPLUMSAL BİR KARABASAN


ZONGULDAK VE KDZ.EREĞLİ İNSANI İÇİN KARAELMAS YANİ KÖMÜR

BAZI DÖNEMLER İÇİN KARA YAZGI DEVLETİN BASKISI VE DİPÇİĞİ ANLAMINA GELMEKTEYDİ

BU DÖNEME AİT BİR DEĞERLENDİRME YAZISI


TOPLUMSAL BİR KARABASAN

27/02/2005 RADİKAL GAZETESİ
AHMET MAKAL

Yıldönümleri, geçmişin acı ya da tatlı olaylarının hatırlanmasına vesile olurken, geçmişte yaşananlardan bugün ve gelecek için dersler çıkarılmasına da katkıda bulunur.
"Mükellefin urganı, terli olur yorganı;mükelleften kurtulan, çifte kessin kurbanı."Anonim türküYıldönümleri, geçmişin acı ya da tatlı olaylarının hatırlanmasına vesile olurken, geçmişte yaşananlardan bugün ve gelecek için dersler çıkarılmasına da katkıda bulunur. Bireyler gibi, toplumların da geçmişe yönelik bir vicdan muhasebesine girişmeleri, kuşkusuz sadece geçmişin daha iyi anlaşılması açısından değil, vicdan sahibi bir topluma ulaşma açısından da önem taşır. Günümüzde Türk toplumu, giderek daha da bozulan gelir dağılımı, Dünya Bankası ölçütleriyle 13 milyonun üzerinde yoksulu, 5 milyon işsizi, sosyal korumayı zayıflatan uygulamalarıyla vicdanını ve adalet duygusunu neredeyse yitirmiş gibi. Bu koşullarda toplumsal barışı sağlamak ve sürdürmek mümkün olabilir mi? Toplumsal tarih, barışı sağlamanın önkoşulunun, gelişmenin nimetlerini ve külfetlerini toplumun farklı kesimleri ve sınıfları arasında daha adil paylaştırmak olduğunu ortaya koyuyor. "Barış istiyorsanız, adalet ekiniz..." diyen bir Latin atasözü, bunun en özlü ifadesidir. Kuşkusuz adalet de, barış da "akıllı" ya da "akılsız" diktatörlüklerde değil, demokrasilerde sağlanabiliyor ve bu konuda Türkiye tarihinden çıkarılabilecek önemli dersler var. Bundan 65 yıl önce yaşanan, ama yaşayanların belleklerinde hâlâ varlığını sürdüren bir karabasanı hatırlamak, günümüzün adaletsizliklerine ve çözüm yollarına da ışık tutacaktır.İş mükellefiyetill. Dünya Savaşı döneminde, tam 65 yıl önce bugün, 27 Şubat 1940'ta başlatılan, ama savaşın bitimini de aşarak 1 Eylül 1947'ye kadar uygulanan "iş mükellefiyeti", Türkiye toplumsal tarihinin en acı sayfalarındandır. Buna karşılık, aynı dönemin bir başka acı sayfasını teşkil eden ve ağırlıklı olarak etnik temelde uygulanan Varlık Vergisi'ne ilişkin tartışmalar akademik ortamı aşarak medyaya, sanatsal çevrelere ulaşırken, çok daha geniş kesimleri kapsamına alan iş mükellefiyeti uygulamasının gözlerden ırak kalması üzücüdür. Savaş koşullarında, 1940 yılında çıkarılan Milli Korunma Kanunu uyarınca, emek evrenine yönelik uygulamalar yapılırken; 1936 tarihli İş Kanunu'nun çalışanları koruyucu birçok hükmü askıya alınmış, özellikle kadınları ve çocukları koruyucu hükümler ile çalışma süreleri ve tatillere ilişkin kısıtlamalar getirilmişti. Bu düzenlemelerle, ücretli emeğin geniş bir biçimde sömürüsü için yasal olanaklar yaratılırken, uygulamalar savaş döneminde özel ellerde sermaye birikimine katkıda bulunmuştu. Yasanın emek evrenine yönelik uygulamalarının en acısı ise, ağırlıklı olarak Ereğli Kömür Havzası'nda uygulanan iş mükellefiyeti -"zorunlu çalıştırma"- olmuştu. Bu uygulamayla bölgedeki yaklaşık 60 bin kişiye belirli dönemlerde madenlerde çalışma yükümlülüğü getirilmişti. Ağırlıklı olarak yöre köylüleri olan bu kişiler, kendi iradeleri dışında topraklarından, ailelerinden ayrılmak durumunda bırakıldıkları gibi, son derecede ilkel ve güvensiz koşullarda maden ocaklarında çalışmak zorunda kalmışlardı. "Madenkeşler" son derecede olumsuz sağlık, barınma ve beslenme koşulları içinde yaşamak durumunda kalmanın yanı sıra ülke, bölge ve sektör ortalamalarının altında ücretlere de mahkûm edilmişlerdi. Çoğu madencilik deneyimi sahibi olmayan ve bu iş için gerekli eğitim de verilmeden ocaklara sokulan bu kişiler, genel sağlık sorunları yanında, meslek hastalıklarıyla ve kazalarla cebelleşmek durumunda kalmış, mükellefiyet uygulamasının yapıldığı 1940-1947 yılları arasında sadece iş kazaları sonucunda ölenlerin sayısı 700'ü geçmişti. Adil olmayan dağılımGünümüzde madenci bölgeleri olan Zonguldak, Bartın dolaylarına yolu düşenler, 65 yıl önce yaşanan bu karabasanın hayaletinin hâlâ dolaşmakta olduğunu hissederler. Dönemi yaşayan insanlarla konuşanlar, mükellefiyet uygulamasına ilişkin anıların belleklere, zihinlere silinmez biçimde kazındığını görürler. Bu kazınmada, mükellefiyet uygulamasının kendisi yanında, işyerlerinden firar eden işçilerin yakınlarına yapılan muameleler belirleyici rol oynadı. Bu muameleler, mükellefiyetten firar edenlerin eşlerinin ya da çocuklarının karakollara alınarak, ancak firarinin teslim olmasından sonra salıverilmesine, hatta ırza tecavüze kadar uzanıyor. Yörede yaptığımız görüşmeler bu uygulamalara ilişkin canlı tanıklıklar sunarken, eski bir mükellef işçi, kendi deyimiyle 'genç gelinlere yapılan kötülükler'den söz ediyor. İrfan Yalçın'ın "Ölümün Ağzı" adlı belgesel nitelikli romanı, bu olayları çarpıcı biçimde resmediyor.Kuşkusuz, savaş koşulları, her ülkede dönemin olağanüstü koşullarına uygun olağanüstü önlemler alınmasını zorunlu kılar. Savaşa girmeyen, ancak her an girilebileceği korkusuyla geniş bir seferberlik uygulaması içerisinde olan Türkiye de, ekonomik ve sosyal hayatın düzenlenmesi için birçok önlem almak durumundaydı. Bu nedenle, olağanüstü bazı önlemlerin alınmış olması doğaldır. Ama doğal olmayan ve eleştirilmesi gereken, insanca olmayan uygulamalar yanında, savaşın yüklerinin değişik toplumsal kesimler ve sınıflar arasında adil olmayan biçimde dağılımıydı. İş mükellefiyeti de dahil olmak üzere, Milli Korunma Kanunu'nun düzenlemeleriyle geniş emekçi kesimler ağır yükümlülükler altına sokulurken, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi uygulamalarına karşın, sermaye kesimlerinin bir bölümü savaş koşullarında olağanüstü kârlar elde etme ve birikim yapma olanağını bulabildiler.1924 Anayasası'na aykırıKuşkusuz, bütün bu uygulamalar, savaş döneminin kendine özgü koşulları yanında, dönemin siyasi koşullarının etkisini de taşır. İktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi dışında muhalif bir siyasi partinin, özgür kamuoyu ve basının oluşumuna izin verilmediği, Türkiye'nin tümüyle örgütsüz bir toplum olma özelliğini taşıdığı ve işçiler açısından sendikal örgütlenmenin yasak olduğu koşullarda; uygulama, sosyal yönleri dikkate almayacak şekilde ve herhangi bir sosyal denetimden azade biçimde yürütülebildi. Uygulama, birçok açıdan uluslararası camianın normlarına ve en azından savaş sonrasındaki yıllar itibarıyla yürürlükteki 1924 Anayasası'nın hükümlerine de aykırıdır. Türkiye'de çok partili siyasal yaşamın tümüyle olmasa dahi, bazı kurumlarıyla varlık kazanmış olması durumunda, savaşa ve olağanüstü önlemlere karşın, uygulamalar daha ölçülü ve sosyal-insani maliyetleri de kâle alan biçimde yapılabilirdi. Çalışma Bakanı Sadi Irmak, 1946 yılında "Demokrasi yolunda mutlu gelişmeler çalışma davamızda da hayırlı tesirlerini göstermiştir. Mevzi iş mükellefiyetleri kaldırılmış, meslekî teşekküller meydana gelmesi için kanuni imkânlar açılmıştır" derken, demokrasinin yokluğuyla iş mükellefiyeti uygulaması arasındaki bağlantıyı da açık biçimde kurmuş oluyor. Çok partili yaşama geçiş sürecinde bu bağlantı, uygulamalara muhatap olan işçi ve köylüler tarafından da kurulacak ve "emekçi halk yığınları ile CHP arasında bir daha telafi edilemeyecek kopuşlara" yol açacaktır. İş mükellefiyeti uygulamasına tepki duyan bölge halkı bu tepkiyi siyasal yaşama yansıtacak, 1950 seçimlerinde siyasal tercihlerini Demokrat Parti'den yana kullanacak ve CHP seçimlerde sürekli ve önemli oy kaybına uğrayacaktı.Türkiye'nin gelişim sürecinin altında insanların emekleriyle birlikte, canları da yatıyor ve günümüzden 65 yıl önce yaşananlar, Latin atasözünü doğrularken, zamanımıza ışık tutuyor: "Barış istiyorsanız, adalet ekiniz..." Toplumsal barışı sağlamanın, gelişmenin nimetlerini ve külfetlerini adil bir biçimde dağıtmaktan başka yolu yok....
AHMET MAKAL: Prof. Dr., Ankara Üni., SBF

Hiç yorum yok: