4 Kasım 2007 Pazar

ZONGULDAK MADEN İŞÇİLERİNİN HAYATI, 1870-1920

ZONGULDAK MADEN İŞÇİLERİNİN HAYATI, 1870-1920


Yazar Donald Quataert

BAŞLANGIÇ NİTELİĞİNDE BAZI GÖZLEMLER

Ortadoğu'nun en zengin (petrol hariç) doğal kaynaklarını oluşturan Ereğli-Zonguldak madenlerinde 1914 yılında 10.000'e yakın işçi çalışıyordu. Hem özel girişimciler hem de devlet tarafından işletilen bu madenlerde çalışan işçiler, Osmanlı imparatorluğunda belli bir yörede ve iş kolunda çalışan en kalabalık işçi grubunu oluşturuyordu. Zonguldak maden ocaklarının ve işçilerinin tarihi 19. yüzyılın ilk çeyreğine dek uzanır. Söz konusu dönemde Osmanlı donanmasında buhar gücü kullanımına geçilmiş ve Batı Karadeniz'deki zengin kömür yatakları devletle sözleşme yapan özel girişimciler tarafından işletilmeye başlanmıştı. 19. yüzyıl sonlarına doğru Fransız sermayesiyle kurulan bir şirket yörede faaliyete başlamış ve kömür madenlerinde çalışan işçi sayısında ve üretimde çarpıcı artışlar görülmüştü. Osmanlı dönemindeki Zonguldak kömür madenleri ve maden işçileri hakkında, Osmanlı ekonomi tarihinin çoğu alanıyla kıyaslandığında, hayli geniş sayılabilecek (hemzen hemen tamamı Türkçe) bir literatür vardır. Buna rağmen, (yalnızca Osmanlı dönemine ilişkin olan kendi araştırmam dışında) konuyla ilgili bütün eserler esas olarak madenlerin 1923 sonrası tarihine ağırlık vermekte ve imparatorluk dönemi madenleri üzerine bilgileri, temci inceleme konuları cumhuriyet döneminde Zonguldak madenleri için bir giriş olarak sunmaktadır. Konu hakkında bu kadar çok eser bulunması, cumhuriyet döneminde Zonguldak madenlerinin ve maden işçilerinin taşıdığı ekonomik ve siyasal önemi yansıtmaktadır. Çok uzun bir süre, Zonguldak'ta çıkarılan kömürler, modern Türkiye'nin sanayileşmesine katkıda bulunmuş, şehirlerinin ve hızla büyüyen sanayi kapasitesinin enerji ihtiyacını karşılamıştır. Dahası, kömür madeni işçileri, sanayileşen Türkiye Cumhuriyeti'nde tarımsal kökenli emeği sanayi üretimine katma girişimlerinde merkezî bir yer işgal etmiştir. Avrupa'da ve ABD'de olduğu gibi modern Türkiye'de de, madencilerin fiziksel gücü ve çalışma koşullarının olağanüstü zorluğu konusunda efsaneler üretilmiştir. Emek tarihçilerinin ve işçi eylemcilerin birçoğunun gözünde, madenciler sanayi çağında işçilerin mükemmel simgesi haline gelmiştir, örneğin, George Orwell Road to Wigan Pier adlı eserinde, Emile Zola Germinal'de, madencileri umutsu ama asil hayatlar süren kahramanlar olarak anlatır. E.P. Thompson, gerek anıtsal eseri Making of the English Working Class'ta gerekse sonraki çalışmalarında madencileri tam bir isçi aristokrasisi olarak tasvir eder. Ayrıca, İngiltere ve Fransa'da olduğu gibi Türkiye'de de madenciler siyasal açıdan önemli bir gruptur. Bu derginin okurlarına, Zonguldak madencilerinin ve ailelerinin 1990'ların başlarında yaptıkları yürüyüş ve gösterilerin ülke siyasetinde oynadığı kilit rolü hatırlatmaya gerek yok. Ahmet Naim [Çıladır] 1934 yılında Zonguldak madenleri üzerine öncü nitelikteki çalışmasını yayınlamıştır. O günden bu yana, belirli aralıklarla Zonguldak madenleri ve madencileri üzerine kitap ve makaleler çıkmıştır. Bu makalede, Zonguldak madenlerinin Osmanlı dönemini araştıran tarihçiler açısından yararlı olduğunu düşündüğüm birkaç çalışma üzerinde duracağım. Söz konusu eserlerin yazarları, şu ya da bu şekilde kömür madenlerinin işletilmesiyle bağlantısı olan kişilerdir. Bazıları maden mühendisi, bazıları işletmeci, bazıları da siyasal eylemci veya işçi sınıfı militanlarıdır. Naim'in çalışması bazı yönleriyle benzersiz bir nitelik taşımaktadır, çünkü kullandığı manüskri kaynakların birçoğu ne yazık ki artık elimizde bulunmamaktadır (gerçi bunlar özel kütüphanelerde hâlâ korunuyor da olabilir). Daha sonra bu konuda eser kaleme alan yazarların hemen hemen hepsi Ahmet Naim'in kitabını temel almışlar, kimileri de onun araştırmasını aşan çalışmalar ortaya koymuşlardır. Bir hukukçu olan Özeken'in kitabında, başka yerlerde rastlanmayan, son derece önemli malzemeler sunulmaktadır. "14 yıl madencilik yapan"[1] Etingü'nün kitabında, madenlerle ilgili bazı önemli Osmanlı nizamnameleri Latin alfabesine aktarılmıştır. Emekli bir maden yüksek mühendisi olan Savaşkan'ın kitabında, önceki çalışmaların mükemmel bir özetinin yanı sıra pek çok özgün katkı da bulunmaktadır. Ahmet Naim'in oğlu Sina Çıadır, 1970 tarihli kitabında, babasının eserini bir hayli genişletmiştir. Çıladır, 1977 yılında, bu kitabın baştan sona gözden geçirilmiş, çok daha kapsamlı bir versiyonunu yayınlamıştır.[2] Bu eserlerde bir dizi önemli tema ortaya çıkmaktadır: Ahmet Naim, Ciladır, Özeken, Etingü, Tesal ve Savaşkan, madenlerin tarihine aşağı yukarı aynı perspektifle bakmakla, Osmanlı (ve Türkiye Cumhuriyeti'nin) devlet politikaları ile Zonguldak'taki kömür madenciliği arasındaki bağlantıyı vurgulamaktadır. Kömür havzalarının tarihini, devletin hangi kurumunun kömür işletmelerinden sorumlu olduğuna göre dönemlere ayırmaktadırlar. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Zonguldak madencilik tarihini üç dönemde incelerler: 1848-1865, Hazine-i Hassa idaresinde üretim; 1865-1909, Bahriye Nezareti'nin işletmeden sorumlu olduğu dönem; 1909-1920, Ticaret Nezareti'nin (önce Nafia, sonra Ticaret ve Ziraat ve Maadin Nezareti) sorumlu olduğu dönem. Dönemleme yapılırken öne çıkarılan konu, -örneğin- değişen maden çıkarma yöntemleri veya sömürü biçimleri yerine, kömür işletmelerinden sorumlu devlet aygıtının değişmesidir. Bu eserlerde, böylelikle, ilgili devlet biriminin hangisi olduğunun, Zonguldak madenciliğinin gelişiminde kilit değişken olduğu ima edilir. İkincisi, bazı yazarlar -özellikle Ahmet Naim, Çıladır ve Etingü- maden işçilerine çok olumlu bir yaklaşım sergilerler. Kimi zaman, örneğin Ahmet Naim'in 1934 tarihli kitabında ve Çıladır'ın 1970 yılında yayınlanan çalışmasında, işçilerin kaygıları ve istekleri, anti-emperyalist mücadelede çok önemli sayıldığı için, emperyalizm konusunun gölgesinde kalmış, hatta kaybolmuştur. Yine de, bu eserlerde işçiler mevcuttur ve önemli bir araştırma konusu olarak kabul edilir. Çıladır, kitabının 1977'de yapılan yeni basımı için büyük bir yeniden düzenlemeye gitmiş, kitapta işçilerin faaliyetlerine çok daha geniş bir yer vermiştir. Kitabın adındaki değişiklik de, eserin odak noktasının emperyalizmden işçi hareketlerine kaydığını göstermektedir. (1970'te yapılan birinci baskı Zonguldak Havzasında Emperyalizm, 1848-1940; 1977'de yapılan ikinci baskı ise Zonguldak-Havzasında işçi Hareketleri, 1848-1940 adını taşımaktadır), öte yandan, Savaşkan, esas itibarıyla devlet denetimi, maden ocaklarının mülkiyeti ve madenlerin işletimi üzerinde durur, işçi meselesini başlı başına bir araştırma konusu saymaz. Genel olarak, yazarlar Zonguldak madenlerinin tarihini 1820'lerde bölgede kömür bulunmasından başlatırlar. Kömür madenlerinde 1890'lı yıllara dek yoğun bir üretim yapılmamıştır. 1820'ler ile 1890'lar arasında yıllık üretim yaklaşık 50-10.0 bin ton seviyesinde kalmıştır. 1896'da, Fransız sermayesiyle kurulan Ereğli Şirket-i Osmaniyesi faaliyete geçmiş, ardından başka önemli yabancı şirketler ve Osmanlı şirketleri de kömür çıkarmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, üretim 1890'ların sonlarında 200.000 tona ulaşmış, 1911'de 900.000 tonu aşmıştır. Yukarıda anılan kaynaklarda, Fransız şirketi, genellikle, yeni ve ileri teknolojiler getirdiği ve üretim tekniklerini rasyonalize ettiği için övülür. Gelgelelim, millî hazine kömürü amansızca tükettiği için de ağır bir şekilde eleştirilir. Üç yazarın daha eserleri üzerinde durmak gerekir, ilk olarak, eski bir maden işçisi olan Erol Çatma'yı analım. Çatma, kitabında, işçiler ve çalışma koşullan konusuna, özellikle Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde kömür madenlerinde çalışma zorunluluğuna ağırlık verir. Kitap boyunca, okur, uzak bir gözlemcinin değil, madenlerde çalışmış bir işçinin bakış açısıyla karşı karşıyadır. Üzerinde duracağım ikinci yazar ise, madencilerin 1990'lardaki hayatını inceleyen Erol Kahveci'dir. Ben, Kahveci'nin, aynı konudaki doktora tezinden yararlanarak yazdığı bir makaleyi kullanıyorum. Osmanlı tarihçisi, görece uzak bir geçmişi incelerken yakın dönem üzerine yapılmış bu çalışmada zengin bir karşılaştırma malzemesi bulabilir. Kahveci'nin kaydettiği tecrübelerin birçoğu 19. yüzyıldaki benzer gelişmeleri hatırlatmaktadır. Son olarak, İmer'in 1944 ve 1973'te yayınlanmış iki eserini değerlendireceğim. Hüseyin Fehmi İmer (1871-1960), 1910-1921 yıllan arasında Ereğli'de kömür madenlerinde müdür olarak görev yapmış, üst-orta kademe bir yöneticidir, ilk eser, yazarın savaş yıllarında hazırladığı bir makaledir. Makalede, kömür madenlerinin keşfinden başlanarak o döneme kadar yaşanan gelişmelerin tarihçesi sunulur. Yazar, tarihçesinde, birçok açıdan, Ahmet Naim gibi, (sorumlu devlet birimine göre) bir dönemleme ve düzenleme yapmış, madencilik hakkında daha fazla teknik ayrıntı vermiştir. Pek çok yararlı bilgi içeren makalede, "bîçare" işçileri kayırıp kollayan, onların bakış açısını önemseyen bir hava vardır. Yazar, genel olarak, 1908'den sonra Osmanlı devletinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Zonguldak işçileri lehine getirdiği pek çok olumlu değişiklik üzerinde durur, örneğin, 1908 öncesi dönemin Osmanlı idarecilerini, işçiler için sağlıklı gıda, barınma ve tıbbî hizmet sağlayacak düzenlemeler yapmadıkları için sert bir dille suçlar. Makalede daha sonra, kendi müdürlüğü sırasında 1920'li ve 1930'lu yıllarda çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yapılanları dikkatlice sıralar. 1944'te, (bu derginin okurlarının gayet iyi bildiği üzere) Türkiye ekonomisi ve toplumu, uzun süren savaş ve seferberlikten dolayı derin bir kriz yaşıyordu. Devlet, kömür üretimini sürdürmek için çok sert ve acımasız tedbirlere başvurmuştu. Bu açıdan, devletin işçiler yararına yaptıklarını vurgulayan makale, savaş döneminin kriz ortamında maden işçilerini itaatkâr kılmaya yönelik bir girişim sayılabilir. Hüseyin Fehmi İmer'in anıları, Kerim Yund tarafından yazarın sağlığında yayına hazırlandığı halde, ölümünden ancak 13 yıl sonra yayınlanmıştır. 1944 tarihli makale ile 1973'te basılan Hayatı-Hatıraları adlı kitap, çarpıcı vurgu farklılıklarıyla çok değerli bir karşılaştırma olanağı sağlar. Hatıralar, İmer'in maden müdürlüğü döneminde, yani Birinci Dünya Savaşı yıllan ile bu savaşın öncesinde ve sonrasında kömür madenleri üzerine çok önemli bilgiler sunmaktadır, öte yandan, bu kitap sessiz kaldığı konular açısından daha da ilginçtir. Müdürlüğü döneminde yer altında ve yer üstünde çalışan, sayıları aşağı yukarı 10.000'e ulaşan maden işçilerinden söz edilmesi dikkate değerdir. İmer, hatıralarında, örneğin, müdürlüğe tayini üzerine, İstanbul'dan 1910da maden işletme müdürlüğünün bulunduğu Kozlu'ya deniz yoluyla yaptığı yolculuğun büyüleyici bir hikâyesine yer verir. Kozluda o tarihte vapurun yanaşacağı bir iskele yoktur, o yüzden bir sandalla kıyıya ulaşır. İmer, nasıl karşılandığını, çeşitli şirketlerin görevlileriyle, devlet yetkilileri ve memurlarla, Fransa ve İtalya konsolosluklarının temsilcileriyle, önde gelen "madenci"lerle (madenci, Osmanlı döneminde, "maden işçisi" değil, "maden işletmecisi" anlamına geliyordu) yaptığı görüşmeleri anlatır. Gelgeldim, bu hatıralardaki Kozlu âdeta maden işçilerinin yaşamadığı bir yöredir. Osmanlı Devleti'nin kömür işletmeleri müdürlüğü makamında bulunduğu yılları anlattığı altmış küsur sayfada, işçilere hemen hemen hiç rastlanmaz. Bu birinci el tanıklıkta işçilere yer verilmeyişi, yukarıda anılan bazı yazarların kömür işletmeleri tarihini, sorumlu devlet birimine göre kurgulamalarıyla paralellik gösterir: ilgi odağı devlet, devlet elitleri ve aynı sınıftan kişilerdir. İmer'in 1944 tarihli makalesinde işçilere verdiği önemli yer düşünülünce, hatıralarında işçilerin iyiden iyiye görünmez kılınması daha da çarpıcı hale gelmektedir. İmer, yalnızca bir yerde, işçilerden söz açar, hem de çok dikkat çekici bir şekilde. Anılarında, Zonguldak'ın Ruslar tarafından ilk bombalanışını anlattıktan hemen sonra, işçilerin önemli rol oynadığı olaya değinir. O sırada, Zonguldak'a altı kilometre uzaklıktaki Gelik madenlerinden yüzlerce işçi, ellerinde ateşli ve kesici silahlarla Zonguldak üzerine yürüyüşe geçmiştir. İmer'e göre, savaş nedeniyle Zonguldak yöresinde bulunan asker ve jandarma sayısı yetersizdi. Bunun üzerine Hüseyin Fehmi İmer, Zonguldak ahalisini bir araya toplayıp silahlandırmış; silah zoru ve İstanbul'dan gelen irade-i seniyyeyi de kullanarak işçileri madenlere dönmeye zorlamış. Kitapta, Zonguldak üzerine yürüyen işçilerin amaçları pek net ortaya konmamaktadır. İmer, dolaylı bir şekilde, bu işçileri, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin düşmanı kampta yer alan Fransız ve İtalyan maden işletmecilerine öfkelenen, kandırılmış vatanseverler olarak gösterir. İmer'e göre, kendisi, Zonguldak ahalisiyle birlikte, aslında iyi niyetli olan bu işçilerin aşırılıklarım dizginlemiştİL Kitapta, işçi hareketi için hiçbir sınıfsal veya ekonomik açıklama bulunmamaktadır. İmer'in anlatısında, -kendisinin ve yanma çektiği kişilerin temsil ettiği- sermaye ile işçiler, Osmanlı Devleti'nin düşmanı haline gelen bir grup Fransız ve İtalyan’a karşı, aslında aynı safta yer almaktadır. İmer, hatıralarında, işçilerin, madenlerin büyük bir çoğunluğunu işleten Fransız ve İtalyan kapitalistlere karşı tepki gösterip sınıfsal taleplerle harekete geçmiş olabileceklerini hiç dikkate almaz. Ona göre, bu hareket, vatansever işçilerin (haklı) milliyetçi tepkisinin (hiç de yerinde olmayan) bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Osmanlı imparatorluğumun son dönemlerindeki işçi tarihini ortaya çıkarmaya çalışırken, Zonguldak maden işçilerine dair birincil kaynaklar bulmak için uzun bir zaman çaba harcamıştım. 1983 yılında Social Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman Empire adıyla yayınlanan kitabım için yürüttüğüm araştırma sırasında, İstanbul'daki Başbakanlık Arşivi'nde (şimdiki Başbakanlık Osmanlı Arşivi) ve Fransız maden şirketini finanse eden (merkezi Paris'te bulunan) Credit Lyonnais bankasının arşivlerinde bütün kaynakları taramıştım. O araştırmada, Sırbistan, Karadağ, İngiltere, Fransa, Avusturya gibi pek çok ülkeden Osmanlı topraklarına gelen, büyük bir çoğunluğu -ama hepsi değil- erkeklerden oluşan işgücünün büyüleyici öyküsü ortaya çıkmıştı, işçilerin asıl ağırlıklı kesimi, nüfus yoğunluğu düşük olan bu bölgenin köylerinden getirilmişti. Osmanlı dönemi boyunca, işgücü sıkıntısı bu madenlerden tam anlamıyla yararlanılmasını engelliyordu. Bu kronik sorunu hafifletmek için, 1867 tarihli Dilâver Paşa Nizamnamesi, yöredeki 14 kazada yaşayan köylülere yılın belli günlerinde rotasyon temelinde madenlerde çalışma yükümlülüğü getirmişti. Civar 14 kazadan üç grup işçi -kazmacı, küfeci, kiracı- temin edilmişti. Kazmacılar madeni kazan işçilerdi; küfeciler kömürü küfelerle yerin üstüne çıkarıyorlardı. Kiracılar ise, körükleri çalıştırmakta kullanılan ve çeşitli malzemeler (örneğin destekler) taşıyan hayvanlarla ilgileniyordu. Köylüler, bu hizmetlerine karşılık, askerlikten muaf tutuluyor ve nakit ücret alıyordu. Kısacası, devlet, kömür madenlerini işletmek için dolaysız şekilde zorlama gücünden yararlanmıştır. Ne var ki, madenlerde çalıştırılan bu işçiler pek çok bakımdan yetersiz bulunmuş ve bundan dolayı 1906 yılında (madenlere yatırım yapan yüksek bir Osmanlı bürokratının ısrarlı talebiyle) başka vilayetlerden kazmacıların ve diğer işçilerin kömür madenlerinde çalışmalarına izin verilmiştir. Böylelikle, Trabzon'dan ve başka yörelerden çok sayıda işçi madenlerde çalışmaya başladı. Yine de, Dilâver Paşa Nizamnâmesi'nin getirdiği çalışma yükümlülüğü değişmedi ve Zonguldak maden işgücünün önemli bir kesimini zorunlu hizmet yapan işçiler/köylüler oluşturdu, ilk araştırmalarım, gerek rotasyon esasına göre çalışanların, gerekse yöre dışından gelen daimî işçilerin ücretleri ve iş koşulları hakkında -çok kaba ve yetersiz de olsa- birtakım bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu ilk bulgulara göre, ikinci grup (daimî işçiler) daha iyi koşullarda çalışıyor ve daha yüksek ücretler alıyordu. Social Disintegration kitabımın yayınlanmasından sonra, Başbakanlık Arşivi'nde ve başka arşivlerde bu konuyla ilgili çeşitli araştırmalara giriştim, ama pek bir bilgi bulamadığım için madenciler projesini bir yana bıraktım. Ne var ki, 1995 yılında gelişmeye başlayan bir dizi olay sayesinde, maden işçilerine ilişkin belgelerin hâlâ mevcut olduğunu öğrendim. Bu belgeler İstanbul veya Paris'te değil, Zonguldak'taydı. 1997 yazında hangi belgelere ulaşabileceğimi öğrenmek amacıyla Zonguldak'a gittim. Zonguldak'ta gerçekten olağanüstü bir belge yığını buldum: Osmanlı Devleti'nin son yarım yüzyılında çalışan maden işçilerine ilişkin on binlerce belge vardı. Belgeler, (bugün) devlete ait olan kömür işletmeleri şirketinde. Karaelmas Üniversitesi'nde ve özel kişilerde bulunuyor.[3] Kanımca, bu belgeler, Osmanlı imparatorluğu’nu n son döneminin emek tarihine ilişkin en önemli veri grubunu oluşturmaktadır. Önemleri yalnızca hacimlerinden değil (gerçekten inanılmaz ölçüde çok belge karşımıza çıkmıştır), ayrıca niteliklerinden de kaynaklanmaktadır. Osmanlı döneminden kalan diğer belgelerin neredeyse tamamı, merkezî devletin görüşünü yansıtır ve Osmanlı ekonomi ve toplumunun devlet-merkezli bir bakış açısıyla tutulmuş kayıtlarıdır. Zonguldak'ta bulunan kaynaklar ise, tersine, olayların yaşandığı yer ve zamanda kaydedilmiş belgelerdir, dolayısıyla tam anlamıyla benzersiz bir nitelik taşırlar. Ben, şu anda, bu belgeleri düzenlemeye ve çevirmeye çalışıyorum, araştırma projesinin ortasındayım. Dolayısıyla, aşağıdaki satırlar, devam eden bir araştırmanın ilk bulgularını sunan bir gelişme raporu olarak okunmalıdır. Kaynaklar arasında, maden müfettişlerinin madenlerdeki koşullar hakkındaki günlük raporları önemli bir yer tutmaktadır. Bu raporlar sayesinde, Osmanlı tarihi araştırmalarında ilk kez, elit olmayan grupların günlük hayatlarını yeniden inşa etmek mümkün olmaktadır. Raporların birçoğunda, kaza, iş güvenliği veya çalışma koşullan gibi çeşitli konularda işçilerin kendi sözleri kaydedilmiştir. Pek çok cilt oluşturan başka kaynaklarda ise, binlerce madencinin adları, doğum yerleri, yaşları, meslekleri, medenî halleri, çocuklarının sayısı ve ücretlileri listeler halinde sıralanmıştır. Daha başka ciltlerde de, Zonguldak'ta başmüfettişlik ile gerek yörenin çeşitli yerlerindeki idarî görevliler, gerekse devlet merkezi arasındaki yazışmalar bulunmaktadır. Şu anda, elimizde, geçici (rotasyon usulü çalışan) işçiler üzerine, daimî işçiler hakkında olduğundan daha fazla veri var. Bazı köylerden maden işçisi sağlanmış, bazı köylere maden payandası olarak kullanılacak ağaçları kesme işi verilmiş, bazı köyler de yük hayvanları temin etmiştir. Bir köyden bir grup, düzenli olarak belli bir madende çalışmış, aynı zamanda başka köylerden gelen başka gruplar da aynı işi yapmıştır. Köylülere/işçilere madenlerde 15 günlük vardiyalarda kalma yükümlülüğü getirilmiştir. Vardiya düzenini, köy muhtarları ve/veya mahalle ileri gelenleri belirlemiştir. Madenlerde çalışan köylülerin yerini ala çak öteki vardiya gelmezse, çalışanlar, işlerine devam etmek zorundaydılar. Üstelik, işçilerin büyük bir çoğunluğunun, köylerine yakın madenlerde çalışmadığı anlaşılıyor. Çalışacakları madenlere gitmek için kışın karla kaplı yollarda günlerce yürümek zorunda kalan işçilere ilişkin bilgilere sık sık rastlanıyor, işçilerin günde 12 saat çalışmaları öngörülmüştü (günde iki vardiya), ama kayıtlardan iş saatlerinin uzatılmasının çok yaygın bir uygulama olduğu anlaşılıyor. Kayıtlara göre, işçiler 1.5, hatta 2 vardiya boyunca çalışıyordu (yani aralıksız 18 saat, bazen 24 saat), işçiler, 15 günlük yiyeceklerini köyden kendileri getiriyordu. Ayrıca, barınma sorununu çözmek de işçilerin yükümlülüğüydü (muhtemelen Ereğli Şirket-i Osmaniyesi, Osmanlı "madenci"lerinden Ragıp Paşa ve belki başka işverenler barakalar inşa edene dek durum değişmemiştir). Bir köyden gelen grup birlikte yemek yiyor, birlikte uyuyor; kimi zaman da, iş kazalarında birlikte can veriyordu. Zonguldak köylüleri, yani rotasyon usulü madenlere gelen işçiler, daha yüksek ücretlerle daha vasıflı işlerde çalıştırılmak üzere yöre dışından getirilen daimî işçilerle birlikte çalışıyordu. Maden işçiliğinde deneyim kazandıkça, muhtemelen, yöre dışından gelen işçilerin yaptıkları daha vasıflı işlere geçiyorlardı. Bu konu, çok verimli bir araştırma alanı olacaktır. Dolayısıyla, rotasyon usûlü çalışan Zonguldaklı işçiler ile başka vilayetlerden ve yurtdışından gelen işçiler arasındaki ilişki araştırmada önemle üzerinde durulacak bir konudur. Bu üç farklı grup, birçok iş tecrübesini ve boş zaman faaliyetini paylaşıyordu, bu durum aralarında bir dayanışma ve birlik duygusu geliştirmiş olmalıdır. Belgelerin sunduğu eşsiz ayrıntı zenginliğinden yararlanarak, hem dayanışma bağlarının oluşumunu, hem de etnik, bölgesel, dinsel, belki de vasıflı olup olmamayla ilgili farklılıkların etkili olduğu noktalan ortaya çıkaracağımı umuyorum. Şu ana kadar inceleyebildiğim belgelerden belli başlı birtakım temalar belirmeye başladı. Madenlerde çalışmanın getirdiği inanılmaz tehlikeler sürekli olarak vurgulanıyor. Osmanlı döneminde Zonguldak madenlerinde, aynı dönemde ABD'deki madenlere kıyasla çok daha sık kaza meydana geldiği anlaşılmaktadır. Örneğin 1912-1913 yıllarında, 11 haftalık bir dönemde Zonguldak madenlerindeki kazalarda 20 kişi hayatını kaybetmiştir. Maden kazalarının çok sık yaşanmasının bir dizi sebebi vardı: Dönemin sonlarına dek değişmeyen çok kötü çalışma koşulları, iş saatlerinin uzunluğu, maden çıkarmanın doğasında yer alan tehlikeler ve dikkatsizlik. Birçok kazanın altında yatan neden, uzun çalışma saatlerine ve ağır iş yüküne, olsa olsa duyarsızlık olarak tanımlanabilecek bir işletmecilik tavrının eşlik etmesiydi. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi'nin Üzülmez'deki madenlerinde çalışan, ama 3-4 kilometre uzaklıktaki Zonguldak şehrinde oturan işçilerin durumunu ele alalım. O sırada, şirket memurları ve görevlileri (memurin ve müstahdemin) Zonguldak-Üzülmez hattından geçen kömür trenlerine eklenen özel yolcu vagonlarında seyahat edebiliyordu. Ama işçilere bu hak tanınmamıştı ve söz konusu mesafeyi yürümek zorundaydılar. Zaman kazanmak, yol yorgunluğu çekmemek isteyen pek çok işçi (kurallara aykırı olarak) kömür taşınan vagonlara atlayıp binmeye çalışıyordu. Bundan dolayı, zaman zaman ölüm veya yaralanmayla sonuçlanan kazalar meydana geliyordu. İşçiler vagonun üstünde uyuyup kalıyor veya trene atlarken veya atlayarak trenden inerken düşüyorlardı. Bir başka kaza türünü, madenciliğin ayrılmaz bir parçası olan kazalar oluşturuyordu. Madenlerde bacayı desteklemek için bağ bağlamak çok tehlikeli bir işti. Bir kalasın yatay şekilde iki dikey kütüğün üzerine yerleştirilmesi gerekiyordu. Yani, kömür veya taş tavan üzerine bir kalas konuyor, sağlam olması için iyice çakılıyordu. Böylece oluşturulan yapı madencilere destek ve güvenlik sağlıyordu, ama bağ bağlama işi büyük bir risk taşıyordu. Bu iş yapılırken kayaların düşmesi çok sık rastlanan bir olaydı. Bağ bağlamak, yaralanmalara yol açan maden kazalarının belki de en önemli nedeniydi. Genellikle metan gazının (grizu) ve zaman zaman da kömür tozunun sıkışmasından meydana gelen patlamalar çalışanların korkulu rüyasıydı. 1894 yılında devletin madencilerin hayatını hiçe saydığını gösteren ünlü bir olay meydana gelmişti. İşçiler, çalıştıkları madenin metan gazıyla dolduğunu görünce işlerini bırakıp köylerine kaçmışlardı. Buna karşılık, maden nazırı jandarma yollayıp, işçileri/köylüleri evlerinden ve tarlalarından zorla getirtmiş, işbaşı yaptırmıştı. İlk dönemlerde kullanılan, açık gaz lambaları ve havalandırma bacaları çok büyük tehlikeler oluşturuyordu. Ama giderek, büyük ocaklarda, hızlı hava sirkülasyonu sağlayan mekanik körükler giderek bu bacaların yerini aldı. Ayrıca, metan gazının veya kömür tozunun tutuşması ihtimalini büyük ölçüde azaltan kapalı lambalar da, riskli yerlerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Yine de, maden kazalarının bir türlü ardı kesilmedi. Örneğin, Mayıs 1913'te, kapalı lambaları bulunan işçiler, (Kilimli yöresindeki) Çamlı ocağında yeni bir kuyu açıyorlardı. Bu ocakta elektrikle işleyen modern bir havalandırma sistemi vardı ve o güne kadar hiçbir grizu sorunu yaşanmamıştı. Kazmacılar, taşları kırıp yeni bir kuyu açarken, birdenbire bir grizu boşluğuyla karşılaştılar. O kapalı alandaki gaz basıncı aniden arttı ve emniyetli lambalar söndü. Madenin başka taraflarındaki işçiler arkadaşlarının yardımına koştular, ama bu işçiler metanla dolu mekâna açık lambalarıyla gelmişlerdi. Bir yerde grizu patlaması oldu, çıkan yangın madenin başka bir yerine sıçradı, kömür çıkarılırken ortaya çıkan kömür tozunu tutuşturdu. Tam 11 kişi -bir çavuş, iki kazmacı, sekiz amele- öldü, 19 amele yaralandı. [4]
Neredeyse bütün dönem boyunca yaralılar hiçbir malî yardım sağlanmadan köylerine, gönderilip kaderlerine terk ediliyorlardı. 19. yüzyıl sonlarına doğru, birkaç hastane kuruldu, sağlık hizmetleri iyileştirildi. Ne var ki, Osmanlı dönemi boyunca, işçiler sağlık harcamalarım kendi ceplerinden karşıladılar. Bir ikinci önemli tema da, kamu sağlığı meselelerinin dönem içinde giderek devletin ilgilendiği bir alana dönüşmesidir. Maden müfettişleri sık sık kazalara ve iş güvenliği sorunlarına değindikleri için, bu konuda daha fazla bilgi edinebileceğimi sanıyorum. 19. yüzyılın ikinci yarısına dek, çalışanların iş güvenliği açısından korkunç bir durumda olduğu anlaşılıyor. Hem yörenin jeolojik yapısı, hem de maden işletmecilerinin ve devletin konuya yeterince önem vermemeleri bu duruma yol açmıştır. Sonraları, devlet müfettiş tayinlerinin gösterdiği üzere iş güvenliğine ilişkin nizamnameler çıkarmıştır. Osmanlı Devleti'nin genel olarak kamu sağlığına daha büyük önem vermesinin bu gelişmede payı olduğu açıktır. Tabiî bu politika da, Osmanlı Devleti'nin modern, rasyonel, teknolojik bir devlet olma yolundaki uzun evriminin bir parçasıdır. Sağlık sorunlarıyla bağlantılı bir başka konu da kömür madenlerinde iş disiplininin (inzibat) sağlanmasıdır. Devletin gittikçe daha çok ilgi gösterdiği bu konu, maden müfettişlerinin raporlarında giderek ağırlık kazanmıştır. Maden işçilerinin iş güvenliği ve inzibat tedbirlerine gösterdikleri tepkiler son derece ilgi çekicidir ve araştırmanın bir başka önemli temasını oluşturmaya başlamıştır. Dekovillere atlayıp yolculuk etme konusunda işçilerin sergilediği ısrarlı tavra yukarıda değinmiştik. Bir başka örnek olarak, işçilerin üretim kotalarını karşılama istekleri ile müfettişlerin tünelleri destekleyecek yeni yerler kazdırma talepleri (bu, bazı işçilerin bir süre ücretsiz çalışmaları anlamına geliyordu) arasındaki çelişkiden bahsedebiliriz. Kimi zaman da, işçiler, patlama olması riskine aldırmadan, madenlere -gizli gizli- tütün ve kibrit sokuyorlardı. Kazalarda yaralananların ve görgü tanıklarının olay sonrasında anlattıkları, çalışma arkadaşlarının, (görünüşte güvenliğe önem vermemekten kaynaklanan) bu tür 'özensiz' davranışlarına nasıl bir gözle baktıklarını ortaya koyabilir, iş disipliniyle ilgili bir başka örnek daha verelim. Ereğli Şirket-i Osmaniyesi'nin işlettiği bir ocağın ana galerilerinden birindeki bir işçi, çürümüş destekleri değiştirirken, lambasının sönmesi sonucu karanlıkta kalmış, baltası bacağına çarparak hafif şekilde yaralanmıştı. Şirketin işçilere ayda belli miktarda gaz yağı ve fitil verdiği anlaşılıyor. Ne var ki, işçiler, evlerinde kullanmak amacıyla sürekli olarak gazyağı ve fitil çalıyorlardı.[5] Osmanlı işçilerinin güvenliğinden sorumlu müfettişlerin yabancı uyruklu olması, işçilerin alıştıkları, çalışma şeklini değiştiren iş güvenliği tedbirlerine ilişkin zaten karmaşık olan pazarlık sürecini daha da zorlaştırmış olabilir. Üstelik, belgeler açıkça gösteriyor ki, işçiler, kazalardan kimin sorumlu olduğunu müfettiş ve şirket yetkilileriyle tartışırken iş güvenliği dilini1 kullanmaya başlamıştır. Özetlersek, Osmanlı döneminde Zonguldak maden işçilerinin incelenmesi çeşitli açılardan önem taşımaktadır. Her şeyden önce, böyle bir inceleme, Osmanlı işçilerinin hayatını tam anlamıyla gün ışığına çıkarma imkânı sağlamaktadır. Böylelikle, işçiler, Osmanlı tarihi araştırmalarında bugüne kadar mümkün olmayan ölçüde merkezî bir yer kazanmaktadır. Yeni ortaya çıkarılan birincil kaynakların -pek çok yönden- en önemli katkısı kanımca budur, ikincisi, bu araştırma sayesinde, klasik proleterleşme modeline uymayan bir emek ordusunun gelişimini yakından tanıma ve değerlendirme fırsatı bulacağız. Gerek kömür gerekse de kömür madeni işçileri sanayi çağının can damarıdır. Oysa, Zonguldak yöresinde, binlerce işçi mülksüz, topraksız, 'özgür' işgücü haline gelmemiştir. Köyle bağlarını korumuş, madenlerde çalıştıktan sonra köylerine dönmüşlerdir. Bu işçi-köylülerin varlığı, dünyanın farklı bölgelerindeki toplumlar ve ekonomiler üzerinde sanayileşmenin etkisini anlamamız açısından önemlidir. Üçüncüsü, bu araştırma, bize, (yerli ve yabancı) emek, (yerli ve yabancı) sermaye ve devlet arasındaki etkileşimi görmemizi sağlayacak bir bakış açısı kazandırabilir. Dördüncüsü, böyle bir araştırmayla, hem farklı etnik gruplardan ve bölgelerden Osmanlı uyrukları arasındaki, hem de Osmanlı uyrukları ile yabancılar arasındaki ilişkilere yakından bakma imkânına kavuşuyoruz. Nihayet, bu inceleme, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde geçirdiği dönüşümü anlamak için çok değerli bir örnek sunmaktadır. İngilizce’den çeviren TANSEL DEMİREL (Çevirideki katkılarından dolayı Yavuz Selim Karakışla'ya teşekkür ederiz) KAYNAKÇA Çatma, Erol (1998) Asker işçiler, Ceylan Y., İstanbul.Ciladır, Sina (1970) Zonguldak Havzasında Emperyalizm, 1848-1940, Ankara.— (1977) Zonguldak havzasında İşçi Hareketlerinin Tarihi, 1848-1940, Ankara, Etingü, Turgut (1976) Kömür Havzasında ilk Grev, İstanbul.[İmer], Hüseyin Fehmi (Nisan 1944) "Ereğli Maden Kömürleri Havzası," İş, Cilt 10, Defter 2, # 38, 33-69.İmer, Hüseyin Fehmi (1973) hazırlayan Kerim Yunt, Hayatı-Hatıraları (1871-1960), İstanbul.Kahveci, Erol (1996) "The Miners of Zonguldak", Erol Kahveci, Nadir Sugur ve Theo Nichols, (der.), Work and Occupation in Modern Turkey içinde, Londra, ss. 172-207.Naim, Ahmet (1934) Zonguldak Havzası. Uzun Mehmet'ten Bugüne Kadar, İstanbul.— (1985) Bir Yudum Soluk, İstanbul, 2. Basım.Özeken, Ahmet Ali (1944) Ereğli Kömür Havzası Tarihi Üzerine Bir Deneme, 1840-1940, İstanbul.Quataert, Donald ve Nadir Özbek (1999) "Ereğli Kömür Madenleri" Tarih ve Toplum, Ocak ss. 11-18.Quataert, Donald (1983) Social Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman Empire, 1881-1908, NewYork. Roy, Delwin A., (1976) "Labour and Trade Unionism in Turkey: the Ereğli Coal Mines" Middle Eastern Studies, 12, No. 3, ss. 125-172.Savaşkan, Bahri (1993) Zonguldak Maden Kömürü Havzası Tarihçesi, 1829-1989, Zonguldak. Tesal, Necip D. (1957) Zonguldak Vilayetinin İktisadî Ehemmiyeti, İstanbul. Yersel, Kadri (1989) Madencilikte Bir Ömür Anılar-Görüşler, İstanbul.

[1] Etingü, 1976:3.[2] Bu revizyonun bîr açıklaması için bkz. Ciladır, 3 977; 9-10.[3] Quataert ve Özbek (1999).[4] Kaynakların bir açıklaması için bkz. ED 10, ss. 142-147 ve ED 16, ss. 55-59. Bkz. Quataert ve Özbek (1999).[5] ED 16, s. 355.
(www.sosyalsiyaset.com adlı siteden alınmıştır.) http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=794&Itemid=62

Hiç yorum yok: