4 Kasım 2007 Pazar

EREĞLİ DOĞUMLU BİR YAZARIMIZ FİKRET ARIT

Fikret Arıt

Bu Hayatı Yaşamak Lazım

1918 yılında Karadeniz Ereğlisinde doğan Fikret Arıt, romancılarımız arasında pek tanıdık bir isim değildir. İstanbul Amerikan Kolejini bitirdikten sonra (1935), 1950'ye kadar farklı işlerde çalışan Arıt, bu tarihten itibaren basın hayatına girer. Yeni İstanbul gazetesi, Anadolu Ajansı ve Hayat dergisinde çalışmalarını sürdürürken, popüler yanı ağır basan romanlar, Türk ve dünya havacılığı üzerine deneme-inceleme kitapları ve çocuklar için öyküler yazdığını da izleriz. -Çocukluğumda Doğan Kardeş dergisinde tefrika olarak- severek okuduğum "Transfer Ahmet" romanı onun imzasını taşır. Zaten, Fikret Arıt çocuk edebiyatı alanında daha başarılıdır; 1970 TRT çocuk oyunu başarı ödülünü ve 1984 Sıtkı Dost çocuk edebiyatı ikincilik ödüllerini kazanmıştır yazdıklarıyla.
Salkım Hanım'dan yıllar önce"Bu Hayatı Yaşamak Lazım", 1955 yılında, Çağlayan yayınlarının ucuz fiyatlı kitapları arasında yayınlanmış. Kısa bir roman olması nedeniyle, İrfan Engin'in "Göç Yolları Kesti" romanı ile arkalı önlü olarak, "iki roman birden" mantığı ile kitaplaştırılmış. Edebi açıdan pek önemli olmayan bu romanıyla birlikte Fikret Arıt'ı köşemizde konuk etmemizin asıl nedeni, romanın 1943 yılını, Varlık Vergisi'nin hemen sonrasındaki İstanbul hayatını anlatıyor olmasından kaynaklanıyor.
Fikret Arıt, gecen hafta bu köşede sözünü ettiğim Reşat Enis'e benzer bir uslupla yazmış romanını. Bir yandan İstanbul'un zengin iş çevreleri, öte yandan sınıf atlama hayaliyle yaşayan yoksul insanlar –bir tür- geçit töreni yapıyorlar. Toplumsal çürüme, en çok kadınların bedeninin metalaşması, aile kurumunun çözülüşü ve rüşvetin meşrulaşmasında somutlanıyor. Dürüst bir memur olan Şadi Bey, genç karısı ve güzel kızının taleplerine cevap verecek bir gelirden yoksundur. Onu rüşvete zorlayan komşusu tüccar Abdi Bey ise tam bir sonradan görme, dönemin yükselen değerlerinin simgesi olarak katılır öyküye. Edirne'de manifaturacı iken, alışveriş ettiği İstanbul'lu bir yahudi tüccarın Varlık Vergisi nedeniyle darda kalması sonucu, onun ortağı olur, Istanbul'da yaşamaya başlar. Yazar, ailenin burjuvalaşma çabasının komikliğini; "kadın piyanonun yanındaki buzdolabını açarak dumanı üstünde bir kaç çatal, kaşık çıkararak" cümleleriyle sergilerken, hiç bir anlatım inceliği gözetmeyen naturalist bir anlayışın takipçisidir.
Tıpkı "Afrodit Buhurdanında Bir Kadın" romanında olduğu gibi, "Bu Hayatı Yaşamak Lazım"da da, bütün felaketler ard arda diziliyor. Karısı tarafından aldatılan Şadi Bey'in kızı, uyku ilacı ile iğfal edildikten sonra zenginlerin metresi oluyor, ortağı Moiz tarafından dolandırılan Abdi Bey, sessiz sedasız terkediyor Istanbul'u. Ama, onların yerini bu kez Kayseri'li bir tüccar dolduracaktır. Romanın en dürüst karakterinin, Şadi beyi yeniden hayata döndüren bir genelev kadını olduğu düşünülürse, Fikret Arıt'ın toplum değerlendirmesinin karamsarlığı daha iyi anlaşılabilir.
Türk Romanında "Öteki"nin temsiliOsmanlı-Türk romanında, Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşlar genellikle hafifmeşrep kadınlar, sahtekar doktor ve işadamları ya da garson, arabacı, uşak, vb. gibi küçük hizmet erbabı olarak yer almışlardır öykülere. Bu simgesel gösterim, aynı zamanda Osmanlı'daki "öteki" refleksinin başlamasının da tarihidir. Ne yazık ki bu refleks Cumhuriyet dönemine taşınmış ve varlığını bugüne dek sürdürmüştür. Günümüzde Türk aydın ve yazarları Anadolu'nun "kültürel mozağinden" sıklıkla bahsederler, ama, çok yakın zamanlara kadar Türkiye'de bir de Ermeni edebiyatı olduğu hiç bilinmiyor, üzerine konuşulmuyor ve kitaplar basılmıyordu. Kürt Edebiyatı da aynı suskunluk perdesi ile örtülü. Bırakalım onların kendi edebi alemlerini, birkaç istisna dışında, Cumhuriyet dönemi "saygın" Türk romanı, etnik guruplara ve onların bu coğrafyada yaşadıkları acılara hiç değinmiyor. Varlık vergisi günlerinin, 6/7 Eylül yağmalamaları ve ardı sıra yaşanan göçlerin tarafsız bir biçimde ele alındığı Türk romanı neredeyse hiç yok. Biraz Kürtler malzeme olmuştur öykülere. Ancak bu malzemeye daha dikkatli bakıldığında, çoğunun -benzer biçimde- Doğu'nun vahşi güzellikleri, otantik köy yaşamı üzerine olduğu görülecektir.
Fikrt Arıt da geleneğin takipçisidir. "Bu Hayatı Yaşamak Lazım" romanına giren azınlıklardan Yahudi olanlar, "Varlık Vergisi" zulmune uğramalarına rağmen uyanık tüccarlar, rum kadınlar ise malum evleri işleten madamlardır. Varlık vergisi nedeniyle kaybettiği mevki ve parasını kısa zamanda telafi eden Moiz, bacanağı Rafael ile birlikte taşra kurnazı Abdi Bey'i kolaylıkla üç kağıda getirirken, sanki kendisine yapılanları hakeder bir niteliktedir.
Sonuç olarak; toplumsal yaşamı eleştirmek için yola çıkan Fikret Arıt, bir çöküşün ip uçlarını göstermekle birlikte, çatışmanın ve gerçekliğin bilgisine sahip olmadığından, gözlemlediği gerçekleri ard arda sıralamaktan öteye gidemiyor, biçimsel ve dilsel bir düzey de tutturamadığından ortaya kötü bir roman çıkıyor.

A. Ömer Türkeş

Hiç yorum yok: